Omer Dilsoz

Denize su ekmek

09 Aralık 2014 Salı 11:34

Çıkış, kışa doğru uzanan bir hazan mevsiminin izdüşümüne ektiği iki kelimeydi, birazdan, her şey yine başladığı yere dönecekti; - cekti, …ti, sonra çekti gitti(m).

-Nereye gidecektim ki! 

 Bir yol, uzanan bir kol gibi; bir çıkışın başlangıç noktası mıydı yoksa bu geliş-gidişler, bu amansız, -ıssız, tarifsiz, izsiz iç çarpışmalar(ım). Uzanan bir elle tutunma isteğinin içimde düğümlenmesi ile başlayan bir ikilemin iki de bir beni bir bu yana bi o yana savurması…

Evet, bu kez denize ‘su’ ekip, umut biçecektim biriktirdiğim hazanımda ve sonunda, o açılan pencereden usulca içeri sarkan ışık hüzmesi gibi, umutla birleşecekti(m).

-Derin bir oh çekti. Yavaşça doğruldu ve kapıya doğru ilk adımını attı; kapı o kadar uzak geliyordu ki, sanki bir itme kuvveti onu geri çekiyor ve ayakları bir türlü yerinden kıpırdayamıyordu. Ah, şu kapıyı bir açsam, bir açıp da şu güneşin çıplak ışınlarını tenimde hissetsem, ah!

Etrafına bakındı, kapı birkaç metre ilerde, birkaç adım, sadece birkaç adım ilerde ama o kadar uzak ki bu adımlar; adımların peşinden sürükleniyordu(m) adamların adımlarının peşinden.. hepsi boylu puslu, hepsi birer dev adamlar.. lar… küçük, ufacık adımlarımla sürükleniyordum adeta, çünkü adamlar adımlarıyla uzaklaştıkça aralarına aldıkları, elerini demir ‘şey’lerle bağladıkları ve bir daha da hiç göremeyeceğim kişi, kokusu ile yüreğime meltemler estiren kişiydi(m). Adımlarla göz ufkundan düşen ve arkasında sadece güneşsiz, ışıksız, ..sız bir beni bırakan adamlardı onlar…

Kapı, kapılamayacak kadar dalgalı bir esintinin fırtına öncesi sessizliği gibi, oracıkta bana bakıyor gibi dikilmişti; kapıda adımlarıyla adımı ama unutturan adamlar gibiydi: dik, sert, asık surat ve kızgın… Kapı, beni sörfe davet eden çılgın bir dalga gibiydi de aynı zamanda; kapı ona kapılmamı istiyordu sanki: ah bir açsam seni kapı, bir açsam!...

Küçücük bir oda, topu topuna birkaç metrekarelik bir ‘yaşam alanı’; küçük ama yüksek bir pencereden ışıkla temas –ha, temas değince sadece günün bir vaktinde, yüksek gökdelenler arasından adeta kaçan birkaç ışık hüzmesinin, belki de herhangi bir binanın camındaki yansımasının o küçücük pencereden içeriye usulca sızması- sağlanırken; ‘vay be hayat varmış’ hissinin bende gizliden kıpırtılarını hisseder ve tekrar kendi iç dünyamla olan savaşıma dönerim… ne oldu da bu kadar ‘izole’ bir ‘yaşam alanında’ kendimi hapsettim ki!

Kavramların göreceliliğine inat; suya toprak, ateşe hava ve yüreğe umut ekileceği bir denklemin varlığından; altının ateşle sınandığı, yalnızlığın; dışlanmışlığın, belki de –isteyerek kendini izole etmenin, bir varoluş çabasına dönüştüğü, dönüşebileceği, yaşamla olan son raunt ve yeniden doğuş için; biraz ‘demlenmem gerektiği’ düşüncesinden, hapsolma halime alışmaktan ziyade, o halleri sever, bazen özler, bazen de arar olduğum şu “nabza göre şerbet dünyasından” kendini var ettikten sonra varlığını toplumsal düzeyde yaşamsallaştırma aşamasına doğru yapacağım sıçramayı, sonra belki de içimdeki kendimle, yürek çayırında zıplamayı bile… dü-şü-ne-bilirim; kim düşenebilmeme engel ki!

Düşleyince düştüğüm o derin çukurlardan her çıkış çabam, her çırpınmam, çıkıştığım her yeni yol, kollarıma takılan ‘olması gereken bu’ prangası, ve algılarla olan zıtlığım, bu oda ile yollarımı kesiştirdi.

Şimdi ne bu küçücük, zemin kattaki oda yalnız ne de onun içinde, rutinler üstü bir yaşam süren ben. Oysa içimdeki dalgalanan çıkışmalar, çıkışlarda çöken ve çelişkilerle büyüyen korkularım, ‘dışarıda yedi başlı ejderha misali’ ağzı alev alev püsküren ve her an beni yutacakmış gibi, beynimin içini kemiren; dün ve onun izdüşümüyle beni hırpalayan bu korkulara ‘kefeni yırtacağım’, -kendimi hazır hissedeceğim- o günü, o sonbaharın kışa doğru yüz tuttuğu, meltemlerin artık hazan rüzgarlarıyla ayaza doğru evirildiği, dağların saçlarına akların düştüğü, -dağ mı dedim, o egzantrik bir düştü- o dar sokakların, geniş bulvarların, köprü altlarının bitiştiği, viyadük diplerinin sığınağa dönüştüğü, çöplerden ekmek kırıntıları ile belki de “bizlerden” çok fazla gülümseyebilen bir çiçek satıcısının, yaşama olan o inanılmaz azminin bana nüksettiği, yüreğimde dört nala koşan ‘aşk’, kadınsı, güzel bir yüz, şehvetli bir bakışın güneş gibi tenimde bir akışı, bir akışmaya start verdiği, kendimi gerçekleştirebilme ve ‘birleşebilme’ olasılığının tekrar tekrar canlandığı o güne, o cesarete, o güvene, o güzele o kadar açım ki; denize bir damla ekeceğim işte…Kime ne!?

Kapıdaydım artık. Nereden geldiğini bilmediğim bir cesaret ile, kapıya dayanmam ile kapı kolunu çevirip onu açmam bir oldu. Evet, güneş düşlediğimden bile daha pırıl pırıldı, yaşam akıyordu, zaman her zaman ki gibi kendi bildiği işini yapıyordu; Günler halen yirmi dört saatti ve gerisi sadece birer teferruattı. Zaman akıp gidiyordu…

Dışarıdaydım; hayır, belki kendi ‘yaşam alanımın’ içinden çıkıp, yaşamın içine giriyordum. Önce bir uğultular kalabalığı gibi kulağımı tırmalayan sesler gittikçe netleşmeye başlıyordu; Evet, bir martı şarkı söylüyordu uçarken, bir kedi bir çöplüğün dibinde çöp kırıntısı ararken hem karnını doyuruyordu hem de ‘yaşam alanı’ savaş veriyordu, diğer rakiplerine inat; bir çocuk merakla annesinin telefon –şimdi son çıkan moda neydi acaba?- konuşmasının bitmesini bekliyordu, çünkü sokağın bitişinden gelen baloncu gittikçe uzaklaşıyordu; çocuğun bakışları da onunla… Birde toplu taşıma araçlarının gürültüsü, gerçi fazla oralı olmak istemedim…

Detaylar, yaşamımızın renk deryası olan detaylar birer birer manasızlaştıkça, yaşam alanı dediğimiz o kısırdöngüye de ne kadar çabuk alışıp, ‘iyi bir vatandaş’, uyumlu ve geçimli, sorgulamayan, soru işareti ile arası hep silik, ünlem ile arası hep mesafeli bir ‘şeye’ dönüştüğümüzü düşününce, birden irkildim; Evet, bugün onun beni bu yaşam alanına terk edip, toprağı mesken eylemesinin, bilmem kaçıncı yıldönümü; acaba gitsem mi toprağına yüz sürmeye?!

O kadar çok özledim ki ‘seni’, kelimeler kifayetsiz!... desem mi?!

Bu yazı toplam 4900 defa okunmuştur