İbrahim Genç

Cumhuriyet ve Kürt Sorunu -II-

03 Kasım 2009 Salı 13:38

Türkiyeliler olarak ülkemizde yıllarca çözül(e)memiş birçok sorunun sancılarını çekiyoruz. Bu sancılar ki yıllandıkça acılaşan sonuçlar ortaya çıkarırken, yurttaşlarını da yoksullaştırmış ve yalnızlaştırmıştır. Bu sebeple katmer katmer sorunlar büyürken, iktidar güdüsü kendi var oluş felsefesini gözden geçirmek bir yana dursun, bunu konuşmaya bile tenezzül etmemiştir. İşte bu sebeple yıllarca sancısını içimizde hissettiğimiz yaralarımıza yama yapa yapa bugünlere gelebildik.

Sanayi devriminden sonra artan pazar ihtiyacı ve keşfedilen petrol, çağdaş emperyalist-kapitalist düşüncesini de yaratırken yoksul topraklar büyük devletlerin saldırısına maruz kalmaktaydı. Saldırıya maruz kalan topraklardan bir kısmı da parçalanan Osmanlı’nın geride kalan bir avuç toprağıydı.

O bir avuç topraktaki Türkler, Kürtler, Lazlar, Çerkezler ve diğer halklar birbirilerine tutunmak koşuluyla var olabilirlerdi. Öyle ki 1919 Ekim’inde Amasya Genelgesi’nde “Milli sınırlar, Osmanlı Devleti’nin Türkler ve Kürtlerle meskûn olan arazisidir.” şeklinde karar alınır. Bu tür birleştirici karar vesilesiyle bu başarılmış ve bu topraklardaki renkler birlikte bir zaferin coşkusuyla sevinmişlerdi.

Özellikle o dönemde bütün etnik unsurları tanıyan ve temsilde söz hakkı veren bir anlayışın 1921 anayasasında yer aldığını görebiliyoruz. Öyle ki o döneme ait bazı meclis kayıtlarına bakıldığında Kürdistan Mebusu, Lazistan Mebusu gibi ifadeler sıklıkla geçmektedir. Ki Atatürk de bütün halkları öz değerleriyle kabul ederek birleştirici unsurun “anasır-ı İslam” vurgular. Hatta Atatürk, 1923 tarihli İzmit’teki konuşmasında Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları yerlere muhtariyet(özerklik) verilebileceğini –ki Can Dündar’ın “Mustafa” adlı filminde de buna değinilir- söylemektedir.

ORTAK RÜYADAN DÖNÜŞ

Peki ne oldu da çark edildi bütün bu rüyadan? Sanırım bunun en önemli nedeni, o yıllarda İtalya, İspanya ve Almanya’da yükselen faşizmin yarattığı havadır. Bunun etkileri de özellikle 1924’ten sonra görülmeye başlamış ve faşizmin başkalarına hak tanımayan çirkin sureti kendisini uygarlıklar beşiğinde göstermiştir. Bunun sonucunda da 1924 anayasasının 88. maddesince bu topraklarda yaşayan halklar Türk kabul edilmeye başlanmıştır. Nitekim daha sonra 1930’larda 2-3 yıl yayın yapan Kadro dergisiyle faşizm, Türkiye’de yerleştirilmeye çalışılacaktır.

Bu akımın somut etkilerinden dolayı 1925’te Şeyh Sait isyanı patlak verir ve ilk defa Kürtler, sorun çıkaran bir halk olarak görülmeye başlanacaktır. Bununla birlikte artık 20. yüzyılın büyük bölümünü kapsayan Kürt sorunu daha belirgin bir şekilde ortaya çıkar. Bu isyandan sonra çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ve kurulan İstiklal Mahkemeleri sonucunda da birçok hukuksuzluk yaşanır ve yüzlerce kişi meydanlarda idam edilir. Çıkartılan tehcir yasalarıyla da Kürtlerin batıya yerleştirilmesi ve hem asimilasyonu hızlandırmak hem de sorunları bu şekilde çözmek amaçlanır.  Bu sistemin ideolojik amaçlarını gösteren bir dipnot düşmek gerekirse, Şeyh Sait isyanı bastırıldıktan sonra bazı üst düzey yetkililer, Türk Ocakları’nda yaptıkları konuşmalarında, bu tür isyanların ortaya çıkmasının nedeni olarak Türkçü derneklerin Doğu ve Güneydoğu’da yaygınlaşmamasını gösterirler.

Yoğun baskı ve asimilasyon içinde Kürtler kendilerini var etmek isterken, bu süreçte Şeyh Sait isyanın dışında birçok isyan çıkar. Baskıya karşı bir refleksin kendini göstergesi olan bu isyanların sayısı Cumhuriyet’in ilanından 1938’e kadar 16’ya çıkmıştı. Bu isyanlar, şiddetle bastırılır. Özellikle Zilan isyanında binlerce kişi yoğun bombardıman altında can vermiştir. Ayşe Hür bir makalesinde o dönemdeki Cumhuriyet gazetesinden geçen haberi aktarır: “Ağrı Dağı tepelerinde kovuklara iltica eden 1500 kadar şaki kalmıştır. Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkiyaya iltica eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan Harekatı’nda imha edilenlerin sayısı 15.000 kadardır. Zilan deresi ağzına kadar ceset dolmuştur.” Bunun bir benzerinin yine 1937’de çıkan Dersim isyanında uygulandığını farklı kaynaklardan okuyabiliyoruz. Şu alıntıyı yapmak meseleyi anlamamızı kolaylaştıracaktır: “Nokta Dergisi, Trabzon’daki İngiliz Temsilciliği tarafından 27 Eylül 1938 tarihinde İngiltere’ye gönderilen bir belge yayınladı. Bu belgenin son bölümünde şu görüşlere yer verilmekteydi:

 Kadınlar ve çocuklar da dâhil olmak üzere binlerce Kürt katledildi. Pek çok kişi de Fırat Nehri’ne atıldı.  Daha az kötü muameleye tabi tutulan bölgelerde yaşayan binlercesi ise malları, mülkleri ve hayvanları alıkonularak Orta Anadolu’nun çeşitli illerine yollandı. Artık söylenen şu: Türkiye’de Kürt sorunu bitmiştir” (Cumhuriyet ve Kürtler, www.setud.org).”

“…KÖLE OLMA HAKKI”

1930-1940 yılları arasında iktisadi ve idari yapısını oturtmuş olan sistem, daha metodik çalışmalarla Anadolu halklarını gerçekliklerinden soyutlama yoluna gider. Kurulan devlete yeniden bir “ulus” yaratmak ihtiyacı hissedilir. Bunun için de bir an önce Türkler dışındaki kimlikler ya Türklük potasında eritilmeliydi ya da yerinden, yurdundan göçertilmeliydi. Bu sebeple bu dönemde kurulan bazı kurumların bu işi üstlendiklerini görüyoruz. Bu yıllarda faaliyet yürüten Kadro dergisinde Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tor, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi yazarlar yazılarıyla İtalya’daki Mussoloni faşizmini öven, yücelten yazılar yazdıkları gibi faşizmin de milletperverlik olduğunu gösterme çabasına girmişlerdir.

İşin ilginç tarafı Kadrocuların faşizmi yaparken, yaptıklarının faşizmden farklı bir şey olduğunu iddia etmeleridir. Bu anlamda İsmail Beşikçi’nin Kadroculardan bahsederken “…İyice anlaşıldığı üzere, İsmail Hüsrev de, faşizmin devletçilik anlayışını tümüyle savunduğu halde, savunduğu şeyin, faşist devletçilik olmadığını, Türk’e has bir sistem olduğunu iddia etmeye çalışmaktadır. Aynı Vedat Nedim ve Şevket Süreyya gibi. Onlar da aslında faşizmin ekonomik ve toplumsal kurumlarını  anlattıkları halde, bunun Türk’e has bir olgu olduğunu söylüyorlardı (Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Programı -1931- ve Kürt Sorunu, s. 62)”  tespiti önemlidir.  

Yazımıza dönemin Adalet Bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt yaptığı bir konuşmasında söylediği şu sözlerle son verelim: “Türk bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!”(Milliyet, 19 Eylül 1930).

Bu yazı toplam 4895 defa okunmuştur
halklara özgürlük=ingiliz oyunudur
 // mehmet koltukçu
Sayın yazar ingiliz nokta dergisinin yayınlarını menşey alarak 27 eylül 1938 tarihli belgeye inanıyorsunuz binlerce kürt asi fırata atıldı anadoluya sürldü diyorsanız aynı ingiliz dostlarınızın 19 asır başlarına kadar ingiliz arşivlerindeki türkler ve kürtler sami ırkından geliyor tezinede inanıyorsunuz anlamına gelir,kürtçenin dilleri lehçeleri de %70 fars ve az oranda türkçe ve arapçadan alıntıdır bunada inanmanız gerekir yok ben bunlara inanmıyorum sadece 1938 deki trabzondaki gönderilen yazıya inanıyorum derseniz şu sonuç çıkıyor bu alemin en büyük düşmanı ingilteredir,biz 1000 yıl beraber yaşadık birşey olmadı petrolun kıymeti anlaşılınca halklara özgürlük şemsiyesi altında kürtçü-komünist fikrini çıkardılar buna da inanmak zorundasın...
09 Kasım 2009 Pazartesi 12:08
mezopotamyalı haklı
 // mehmet
öcalan soyadı tesadüf değil... kesin ahmet "türk" soyadıda tesadüf değildir... Söz oyunlarıyla bir şey çıkmaz...
yazının içeriğine gelince; Başlık çok iddalı ama başlığa cevap verecek içerik yok. Böyle bir yazının tüm iddalarının kanıtlanması gerekirdi. Ama yazar kanımca böyle olmuş diyor ve iddayı destekler hiç bir somut nesne sunmuyor... yazı dizisi bilimsel yöntemden uzak bir şekilde yazılmış. Bu konuda tartışabiliriz......
07 Kasım 2009 Cumartesi 14:52
ÖCALAN soyadı....
 // MEZOPOTAMYALI
insanı ve dilini yaratan allah olduğuna göre, onu koruyacak olanda allah tır. yazınızda sıraladığınız zülümleri kürtlere son 90 yılda reva gören insanların başına allah ÖCALAN soyadındaki birini nasıl musallat ettiğini hepimiz gördük. hiçkimse bu öcalan soyadının tesadüfen verildiğini iddia etmesin...ve bizleri fakir,cahil,öksüz,alimsiz,... bırakan geçmiş ve halıhazırdaki tüm zalimler tarih önünde ve allahın huzurunda diz çöküp af isteyecekler, fakat nafile, hepsi en ağır cezalara inşallah çarptırılacaklardır......
04 Kasım 2009 Çarşamba 13:24