Mehmet Dinç

Cabır’ın Son Pişmanlığı

30 Kasım 2015 Pazartesi 11:00

Tavanı beşik tonozlu, taş konaktan bozma bir Kafe’de güneydeki uçsuz bucaksız çölü kuş bakışı gören camekânın kenarında oturuyoruz. Plak’a benzeyen bir müzik aletinden, Firuz’un sesinden Sallimli Alayh* şarkısı ateş koru renginde lambalarla aydınlatılan duvar nişlerinde çınladıkça eski çağlardan, bulunduğumuz mekâna eş güdümsel bir hüzün ağır ağır akıyor. Böylece, bir ülke hasreti gibi şarkının ağır namelerine kulak dikmiş Cabır’a takılıyor gözlerim. Gecenin ortası sayılacak bir zaman diliminde, ancak loş sayılacak bir aydınlıkta, Şahmaran’ın pulları gibi parıldayıp sönen sınırların ötesine bakıyor ara ara.

Savaştan önce Halep’te avukatmış Cabır. Gözlerinde biriken hüznün nedenini anlatırken, sözü dolandırmıyor. MİG’ler havalanıp, Suriye’nin hiç gitmediğimiz kuzeyine bomba yağdırırken, savaş Halep’e ulaşmaz sanıyorduk, diyor konuşmasının başında. Kavanoz dipli gözlüklerinin ardında, geçmişe dokunup bir şeyleri değiştirmek ister gibi çıkıyor bu sözler ağzından. Aynı masaya oturduklarımız pek Arapça bilmiyorlar. Cabır’ın konuşmalarını tercüme etme işi biraz da bana düşüyor.

Cabır, savaş başlamadan önce Halep’te hatırı sayılı bir gayrı menkule sahipmiş. Rahatım yerindeydi, torunlarıma yetecek kadar servetim vardı. Ülkede ne olduğu ile pek ilgilenmiyorduk. Sanki ölenler etten, kandan insan değil de bilim kurgu filmlerinde izlediğimiz dev karıncalara benzeyen yaratıklardı. Kanları, canları, ardlarında intikam yeminiyle gözyaşı döken yakınlarının olabileceğini hiç düşünmedik. Ne istediklerini bir türlü anlamak istemedik. Suriye’de sadece biz yaşayalım da gerisi ölmüş mü kalmış mı hiç düşünemedik.

Politik bir dili yoktu Cabır’ın, yaşananları anlatırken, her türlü politik görüşten uzak genel bir durumu özetler gibiydi. Sessiz kalmayacaktık. Çöl esmeri insanlara bombalar yağarken, o insanların yaşamaktansa, neden ölümü seçtiklerini sorgulamadık. Keyfimiz yerindeydi, mahleplerimiz sıcaktı, testilerimiz Deyru’z Zor’un en güzel üzümlerinden yapılma şaraplarla doluydu. Boğazlananlar, stadyumların yedi kat altına yapılan işkence hücrelerine götürülen insanlar sanki Suriye’de değildi de, bizim hiç gitmediğimiz, hiç duymadığımız başka bir ülkede yaşıyorlardı. Ya da bizden ne istiyordu bu yoksullar. Başlarına yağan bombaları nedenini Tanrıya ve devlete şükretmemelerine bağlıyorduk.     

Ara ara Cabır’ın konuşmaları kesintiye uğradığında, başımı kaldırıp etrafa bakıyorum. Kafe’nin içi insan kalabalığıyla dolu. Şakalaşmalar, seslenişler, masadan masaya laf yetiştirmeler, garsonların sipariş yetiştirmek için girdikleri telaş ve birbirine karışıp yükselen uğultular dikdörtgen taşlarla yükselen, sonrada kemer şeklinde bir birine bağlanan sütunların akustiği içinde daha bir şiddetleniyordu.

Cabır’ın yüzüne bakıyorum yine. Altmışlarında olması gerek, kurşun kadar ağır bir hüzün kaplamış alnını. Savaş Halep’e ulaşmadan eşimi ve çocuklarımı Şam’a gönderdim. İşlerimi yoluna koyup bende yanlarına gidecektim. Ama olmadı. Halep alevler içinde kalınca da soluğu tersi yönde, kuzeye giden yollarda buldum.

Bir an durup, ceketinin iç cebinden bir fotoğraf çıkarıyor. Ahşap divana oturmuş, diz üstü etek giymiş, gözlerine rimel çekmiş, kabarık saçlı bir kadın ve ikiz kızlarının resmini gösteriyor bize. Firuz’un şarkıları içimizdeki hüznü büyütmeye devam ediyor. Pirinçten yapılma, kanguru ayaklı, süslü odun sobasının üst deliğinden taşan ateş yalımlarından, karşımızdaki duvara yansıyan şekilleri izliyorum.

Savaşın gökyüzünden geleceğini hiç düşünmemiş Cabır. Bir sabah depremden daha şiddetli bir sarsıntıya tutuldum. Gök gürlemesi zannettim ilk başta. Belki de bir rüya görüyorum dedim. Gözlerimi açtığımda molozların içinde, dudaklarıma yapışan tozları tükürüyordum. Ancak o zaman evimin vurulduğunu anladım. Hiçbir şey alamadım yanıma. Ne bir arabamı, ne kötü zamanlar için sakladığım paraları ne de mallarımı. Kendimi evden dışarı dar attım. Çok sonra korkularım azalınca gidip, ata yadigârı hançer kınında sakladığım paraları almayı düşündüm. Bir an durdu, düşündü ve çok büyük bir sırra ermiş gibi tekrar konuşmaya başladı. Evime son kez dönmenin tüm koşullarını kaybetmiştim. Askerler dost düşman tanımıyordu artık. Önlerine geleni sorgulamak için işkence hanelere götürüyorlardı. Yaşamım boyunca üzerinde yaşadığın topraklara artık yabancılaşmıştım. Öyle ki onca şey elinin erişemeyeceği gibi uzaklarda kalıyor ve bir süreden sonra artık sana ait olmadığı gibi keskin bir korkuya kapılmana neden oluyor. Bir tür her şeyi kumarda kaybetmek gibi…

Cabır’ın anlattıkları gecenin ilerleyen saatlerinde düşen omuzlarımızda ağır bir hüzne dönüşüyordu. Beş kişilik arkadaş gurubumuzun çoğunda yorgunluk belirtileri başlamıştı. Bir kıpırdama, bir kalkma isteği oluşunca bir anda ayaklandık. Biz kalksak da Kafe’nin sakinleri için gece yeni başlıyordu. Kalktığımız cam kenarı masayı kapmak için arkalarda oturan bir gurup, masaların arasından dolanarak bulunduğumuz yere yaklaşıyordu.

Cabır’ı eve bırakacaktık. İzbe sokaklardan, taş duvarlı terasların altından, abbaraların içinden, kentin ara mahallelerine iniyorduk. Basık kemerli, ahşap kapılı, duvarında incir ağacı çıkmış, haddelenmiş demir korkuluklu pencereleri yer hizasına denk gelen evin önüne gelmiştik artık. Cabır’ın Halep’teki saray yavrusu evi ile şimdilik kaldığı bu eski çağlardan kalma, gün yüzü görmeyen rutubetli tek odayı kıyaslarken, ses duvarını yırtan savaş uçakları, gökyüzüne komşu kalenin eteklerinden arşa yükselen, ışıklarla aydınlatılmış, birer kandil gibi parlayan minarelerin ve çan kulelerinin üzerinden Nusaybin’e doğru ilerliyorlardı…

* Sallimli Alayh :Ona selam söyle

Bu yazı toplam 5934 defa okunmuştur