Mehmet Dinç

Bizim Çaresizliğimiz

21 Kasım 2014 Cuma 14:33

İsmi yok beklediğinin...

Gökyüzünün kurşuni bulutlarla kaplı olduğu bir pazar sabahı ilçe otogarında bekliyorsun. Neşter kesiği gibi yüzü çizmeye hevesli soğuk rüzgârlar parke taşları üzerinde şeffaf bir don tabakasının oluşmasına neden olmuş.  Çevredeki bu değişikliği gözlemlerken ürperiyorsun;  aslında o an başka tür soğukların iklimindesin. Ruhun kış iklimi gibi seni saran bir düşünce kalbinin hızla çarpmasına neden oluyor. Bu çarpıntı, garaja geldiğin andan başlayarak beklediğin yolcu gelinceye kadar giderek artıyor. Bir süre sonra da korkunun ecele faydasının da olmadığını anlıyorsun; çünkü hiç gelmeyecekmiş gibi duran zaman gelip de çatıyor. Beklediğin yolcu geliyor çünkü… Garaj kapısından içeri giren bir minibüs geniş bir daire çizdikten sonra sana pek de uzak olmayan bir yerde duruyor.    Çamurlu lastikleri, ön camının tavanından sarkan rengi sararmış dantel güneşlik, gelenin köy minibüsü olduğunu imliyor… 

Yerel kıyafetleri ile beli bükük yaşlı insanlar, şoförün yardımıyla iniyorlar arabadan; ardın da şoförün daha ince davrandığı permalı saçlarını atkuyruğu bağlamış, halinden okumuş, güngörmüş olduğu anlaşılan bir kadın iniyor minibüsten. Uyku yorgunu gözaltları şişkin duran bu kadın, yere diktiği gözlerini kaldırmıyor bir türlü, dolayısıyla da sesi de yere yansıyor. “merhaba,” dediğinde bile büyük bir ızdırap çekiyor gibi… Kadının duruşundan anlıyorsun ki yüzüne bakılmasını istemiyor, sen de yerden başlayarak kaldırdığın başını kapüşonunun boğazda bittiği yere kadar kaldırıp, orada kilitliyorsun. O an başka bir düşünceye kapılıyorsun, ona yardımcı olacakken, onunla ilgili bildiklerini de peyder pey, ona ettiğin yardımın makbule geçtiği ana kadar unutmak istiyorsun.

Duyulur, duyulmaz bir ses ile sen de“merhaba,” diyorsun. Sesine karşın bir yankı duymayınca yeniden panik halin başlıyor:  yine de “Emin misin ?” ya da “Hazır mısın?” gibi bir şeyler söylemek istiyorsun ona. Sonra konuyu dallandırıp, budaklandırmak istemiyorsun; aslında meraklı görünmek istemiyorsun. Sadece iki dudağının arasından duyulur duyulmaz bir ses ile “Gidelim,” diyorsun.

Bir kış günü, çıktığınız bu yolculukta çarşıların alt yollarından yürümek daha korunaklı geliyor. Taş merdivenli sokaklardan, geçmiş zamanlara açılan parmak kalınlığında paslı mıhların çakıldığı kemerli ahşap kapıların önünden, kubbemsi geçitlerin altından geçiyorsunuz; aslında geçmiyorsunuz da, turistik bir geziye çıkmış gibi kaplumbağa ağrılığında umarsız yürüyorsunuz.  Yine de kulaklarına histerik biçimde kamufle edilmiş hıçkırıklar çalınıyor. Bir devinim gibi bakışlarına çarpan kadının elini görüyorsun; sonra da parkanın cebinden çıkardığı telefonun ekranına umutsuz bakışlarını…  

Bir mucize gerçekleşsin diye bitmesini istemediğiniz yolun sonuna geliyorsunuz. Bir sokağın orta yerinde bir gize açılıyor izlenimi uyandıran basık bir kapıyı hızla itiyorsun. Saklı bir bahçe ile karşılıyorsunuz. Elinle “burası,” der gibi avluyu işaret ediyorsun. O an tekrar cebinden telefonunu çıkarıp bakıyor kadın.  Kapadığı gözlerinden yanaklarına doğru gözyaşları dökülüyor. İlk kez yüzüne bakıyor senin. Gök mavisi gözlerinde büyük bir korku yakalıyorsun. Yaşadığı depremlere yardım elini uzatacakken, konuşmana izin vermiyor yine de… “hazırım,” diyor. “hazırım,” bunu sana mı söylüyor, yoksa düşündeki adama mı pek anlamıyorsun. Sadece “hazırım,”… O andan sonra nedense sende bir panik başlıyor. Nereden geldiyse bir uğultu bir cinayete ortak olduğunu fısıldıyor kulaklarına. 

İç avluda bulunan gizli tekkelerin kapılarına benzeyen, pirinç tokmaklı ahşap kapıya çift tıklıyorsun sonrada. Çenesinin altına indirdiği ameliyat maskesi, ellerinde şeffaf eldiven, yer yer beyazlamış küt saçları pamuk tarlasını andıran cürüm işlemeye meyilli hissi uyandıran yüzü geçkin bir hasta bakıcı kapıyı aralıyor; dışarı çıkardığı kafasıyla sağa solu kolaçan ediyor. Sonra da içeri buyur ediyor kadını. Kapı eşiğinde, cebinden çıkardığı telefonun ekranına son kez anlamsız anlamsız bakıyor kadın. Yüzüne düşen kâküllerini saçının tepesine yapıştırıyor;  tüm cesaretini toplayıp içeri giriyor.

Bekliyorsun, beklerken, ikide bir telefonun ekranına bakıyorsun. Sanıyorsun ki hiç tanımadığın bir adam, daha önce hiç tanımadığın bir kadına ulaşmak için seni arayacak,  “öldürmesin,” diyecek.  Volta atıyorsun, duvarın dibine çömeliyorsun, bir elin yüzüne gidiyor, sigaranı yakmak için tüm ceplerinde aradığın çakmağı elinde yakalıyorsun; aradan çok zaman geçiyor.  

Birden kapı aralanıyor. Kapı eşiğinden dışarı adım atmakta zorlanıyor kadın; yüzünün beyazlığı kanının çekilmesinden olacak.  Bir elini karnının üzerine yapıştırmış. Akşamın erken indiği bir kış mevsiminde, büyük bir çaresizlik içinde kanatları duvardan duvara çarpan kuşlar gibi ilerliyorsunuz. İlçe otogarına varıyorsunuz. Kadın minibüse biniyor. Sonra minibüs köye doğru yol alıyor. Akşamın erken indiği bir kış mevsiminde garajın parke taşlarındaki şeffaf dona bir daha gözün iliştiğinde başa dönmek istiyorsun. Bildiklerinle dolmuş hafızanı, kum saati gibi ters çevirmeye çalışıyorsun. Bildiklerin zaman içinde azar azar eksilsin, sonunda da yok olsun istiyorsun. 

Bu yazı toplam 7335 defa okunmuştur