Mehmet Dinç

Birgün kendine dönecektin

31 Ekim 2014 Cuma 16:10

Yorgun zamanlar yaşıyorsun.  Gün günden dert, tasaya dönüşen bir yorgunluk bu; bir kalp ağrısı, bir baş ağrısı ya da bir diz romatizması her an nefesini kesebiliyor; üstelik yalnız yaşamaya da mahkûmsun. Bunda yıllardır eşini ve çocuklarını ihmal etmenin payı var mı? Ne de olsa gençlik ve orta yaşlılığının çoğunu onlardan uzakta geçirmişsin…  “ir rezilliktir,” dediğin bu uzaklaşmaların “ en kısa zamanda dönerim,” lerle bitse de çoğu kez zamanın, mekanın ve yaşamın akışına bırakıyordun kendini.

Her yolculuğa başlarken, yapacağın işin çıkaracağı zorluklara karşı takınacağın tutumları düşünmelerin kasaba garajlarına varıncaya kadar rahat bırakmazdı seni. Varacağın garaja geldiğinde ise makyajını tazeleyen bir star gibi o düşünceli halinden eser kalmazdı.  Başında bir fötr şapka, koltukaltında kıvrılmış bir gazete -okuma yazma oranının yok denecek kadar düşük olduğu zamanlardı- içi kararmış bir pipo ve kalın mercekli gözlük taşırdın yanında.  Sadece yolculuklarda yanında taşıdığın bu eşyalarla, alnının ortasından başlayarak arkaya doğru taradığın ıslak saçların, her nedense, çevrene itibarlı bir izlenim bırakmana neden oluyordu.  

Minibüs garajlarına vardığında, oraya en yakın çardaklı çay ocaklarının bahçelerinde kendince iyi konumlanacağın bir masaya kurulurdun;  piponu yakar, açıla katlana derbeder olmuş gazeteyi bir daha masanın üzerine açardın. Sonra garsonu çağırır, kasabalıların o güne kadar duymadığı türlü içeceklerin adlarını sayar, onlardan sipariş etmek isterdin. Hal böyle olunca da bu cehalet karşısında ezilir büzülürdü çay ocağı ya da lokanta sahipleri; buna sebep kasabalarına gelmiş bu değerli müşteriden af buyurmak için imkânlar dâhilinde ikram edilenlerin hesabını almazlardı senden.

Sonra adresini öğrendiğin otele doğru yol alırdın; tercihin kaliteli otellerden yanaydı. Odana çıkar şekerleme yapardın. Tüccarlar kulübünün adresini de resepsiyon görevlisinden öğrenirdin. Kasaba dediğin yer ne kadar büyük olabilirdi ki? Bir ok atımı mesafe yürüdükten sonra, akşam alacası vakti garsonun henüz suladığı tüccarlar kulübünün, ulu çınarlarla kaplı avlusunda alırdın soluğu. En iyi masaya kurulur, masraftan kaçınmaz, en iyi içkileri isterdin. Sonra da garsonu yanına çağırır, orada bulunanlardan kimin ile iş görüşmesi yapabileceğini sorardın…

Söz gelimi güz döneminde kuru üzüm üretimiyle meşhur bir kasabadaydın.  Geldiğin yerlerde kuru üzüm kıtlığı yaşanırdı. Karnının yarısına kadar çektiği pantolonunun altında duran göbeği kanguru cebi gibi önüne düşmüş, bir kasabalı tüccarı işaret ederdi garson. Kendini tanıtırdın ilk başlarda. Güven vermek kolay değildi tabi… Cebinden çıkardığın bütün kartvizitleri, referansları, o ana kadar birlikte çalıştığın isimleri iskambil kâğıtları gibi bir el çabukluğu ile masaya açardın. Bunları yaparken de saygın bir tüccarın yüzünde beliren tüm mimikler senin yüzünde belirirdi.

Kasaba tüccarı dediğin ne kadar zengin olabilirdi ki? Taşra terbiyesi almış çoluk çocuğu ile birlikte, çuvallar içindeki kuru üzümler kamyona yüklenirdi sözgelimi. Sen ve tüccar kamyonun ön kısmına şoförün yanına kurulurken, geride bıraktıklarınız ardınızdan su dökerlerdi. Herkes mutlu olurdu arabada. Şoför alacağı taşıma parasını, tüccar yüksek karını sen ise onlardan daha fazla kazanacağını düşündükçe yol boyunca birinizden ötekine bir şey olmasın diye birbirinizin üzerine titrerdiniz.

Sonra geceyi devirmiş uykulu gözlerinizle ulaştığınız ofis gibi bir yerde “siz burada bekleyin,” derdin yanındakilere. Bunu yaşamında kaç defa yaptın? Sayısını anımsamıyorsun. “burada bekleyin!” ardından binaya girer yükü pazarlamaya çalışırdın. Depoya taşınan yükün sayımı biterken, son bir kez içeri girer uzun bir görüşmeden sonra dışarı çıkardın. Ardın da şoför ve tüccarı alıp sabah kahvaltısı için yakınlardaki bir çorbacıya götürürdün. Onlar masaya kurulurken, sen üzüm balyalarıyla kirlenen elini gösterip “yıkamam lazım,” derdin. Hızla çarpan kalbinin heyecanı sesine yansımasın diye de bir başka çaba harcardın. Onlar orada çorbayı mı beklesinler, seni mi beklesinler bir şaşkınlık, telaş içindeyken bir gidişin olurdu, bir gidişin…

Ondan sonra bir süre şapkanı, piponu, gazeteni, kalın mercekli gözlüğünü saklaman gerekirdi; aslında bedenini saklaman gerekiyordu. Bu saklanma anların, nevresimleri ter kokan otel köşelerinde, kumar salonlarında, pavyonlarda, âşık olduğun konsomatrislerle renklendikçe eşinin ve çocuklarının yanına dönmelerin gecikiyordu her defasında. Geciktikçe ikinci el yardım eli uzatılan çocukların zamanı saymaktan yoruluyorlardı. Sonra bu gecikmeler aranızda bir aile tutmazlığının yaşanmasına neden olurdu.

Sen onlara geciktikçe ve onlar kanatlanıp uçtukça, zamanın birinde yanında getirdiğin az bir parayla başlarını soksunlar diye inşa ettiğin ev görünümlü tuğlası sıvanmamış soğuk ve nemli oda, bir süre sonra müebbet yatacağın hücren oluvermişti.

Bu yazı toplam 10562 defa okunmuştur
super
 // cihan
Direj Super ,...
07 Kasım 2014 17:54