İrfan Sarı

Birden bire  

14 Nisan 2014 Pazartesi 10:41

Küresel iklim diye tabir edilen ve mevsim değişikliklerine yorulan daha çok dünya atmosferinin ve gezegen yüzeyinin tümünde ortalama ısı, yağmur, yel aşırılığını anlatan bir kavram olarak algılara sunulmuştur.

Çocukluk yıllarımın Yüksekova’sındaki doğa olayları, iklim dizimi çok çetindi. Kar, abartısız 3 metre yağardı, fırtına toprak damların saçaklarını uçururdu, su mutlaka ama mutlaka her bahar birkaç can alırdı.

Uzun süren kış günleri evden eve bacadan yükselen dumanla iletişim kurulurdu desem yeridir. Günlerce kürediğimiz dam bitmek bilmezdi.

Gever deresinden kızakla su bidonlarını taşırken adeta olağan üstü güçleri olan pehlivanlar gibi efor sarf ederdik. Ellerimizde tiftik eldiven, ayaklarımızda çift iplik yünden örme çorap, başımızda orlon kar maskesi, sırtımızda muflon içli kabanlar ancak direnirdik birkaç saatlik dışarıda kalmaya.

Evden dışarı adım atmak mecburiyetten öte bir şey değildi. Çünkü karlı ve uzun o zamanlarda aç kurtlar diğer yırtıcılar evlerin damına kadar gelirdi. Gündüz ayak izlerinden ne kadar haklı olunduğu alenen çıkardı ortaya.

Gece ahır-ağıl hayvanlarına ot vermek için tek başına gitmek tehlikeliydi. Her zaman iki kişi olmak gerekirdi.

Baharları bir o kadar zahmetli geçerdi, yağmur durmadan ve bardaktan boşalırcasına boca edilirdi gökten. Toprak damlar akmasın diye içimize kadar ıslanma bahasına dam döver, dam gezdirir ve saman serperdik. Birimiz ailenin diğer fertleri ıslanmasın diye fedai olurdu. Ama ne kadar ustaca saman serpsen, dam gezdirsen, dam dövsen su bir çatlaktan evin içinde damlardı.

Artık aşağıda, kap-kaşık-tencere-kova ne varsa damlayan suları biriktirirdi.

Sonra teneke sobada tutuşan orman ağaçları, hava deliğinden kaçan kıvılcımlar, gürlendikçe alevler sobada kıçırdamalarda sarhoşa dönerdi. Damda ıslanan her kimse o yanan sobanın kızgın ateşinde kurulanır ve derin bir uykuya geçerdi.

Geceye vakit, başlardı söylenceler.

Dedim ya baharları da bir azap olurdu. Şimşekler, sel baskınları, toprak kaymaları…

Ama bilirdik erken bahar sonrasında yeşile doyacak, renklere kalacak bir mevsim var.

Sağırların bile duyacağı gök gürlemelerden, yemyeşil bir mevsime kavuşmak her zaman sıralamadaki yerinde durmasına karşın, sabırsız insanlar o beklenen bahar için güzellemeler, adaklar adardı.

Baharla başlayan telaş giderek kendini kış mevsiminin zorluklarına hazırlığa bırakırdı. Durmadan çalışıp kışta tüketilecek yiyecek-içecek ve giyecekler tedarik edilirdi.

O mevsim güzeldi, yel değerken tenlere ferahlatırdı. Yeşil canlı canlı, toprak terli, filiz daha dirençle delerdi toprağı, börtü böcek daha erken doğaya dönerdi…

Ama zordu da…

Durmadan çalışmak. Gündüzler boyunca, akşama hatta geceye kadar. Tarlada, hasatta, davarda, sürüde, kaçakta…

Nazımın dediği gibi; “Gecelerimiz kısa, dörtnala sevişmek lazım” bir tek o şehvetli yorgun saatler kalırdı geriye… Titrek neft lambasının düşük ışığının vurduğu bedenlerin arzularına ayrılan bu saatlerde koyu bir sevişme, ölümüne bir tutku, nefes nefese bir beden çarpışması kalırdı.

Bazen bir yerinde bölünürdü. Bir başka ana kalan bu bölünmenin devamı iniltiler çıkarırcasına intikama dönüşürdü.

O kadar yaşlı bir geçmiş hayat tanıyorum, içinde kaybolup gidecekmiş gibi oluyorum. Ana diliyle yaşlanmış gibiyim. Kar şarkıları biliyorum mesela, o kadar çok yaşlanmışım ki;

Bu yıl o küresel iklim bariz bir şekilde gelip gösterisini yaptı sanki diyebiliyorum. Öyle çok kar yağmadı, öyle soğuklar ve öyle uzun uzun sürecek kış. Birden olupbitti her şey… Ve Nisan gelip çatınca çatladı tomurcuklar.

Belli ki; bu bahar çok genç bir yeşil gelip dağları ovaları süsleyecek. Her bitki kendi suyunu çekecek topraktan. Belli ki; toprak suya hasret kalacak. Ama bu dağlar adeta kar saklıyor söz konusu kurak zamanlara.

Anlayacağınız, bu bahar karanfil su arklarının kıyısında kokulanacak. Umut umut renklenecek dağ bayır.

Yani dünyanın hiçbir dili bu baharı anlatmaya yetmeyecek, tozu toprağa katacak ve gidip bir yeşil yaprakta duracak… Karaya yaklaştıkça akarsuların kıyısı, derelerin şarıltısı bir güneş sıcaklığı, bir yakut yeşili açacak.

Birden bire bir bahar olacak, birden bire yıldızlar konacak gecelere, ay çıkacak pencerelere, güneş girecek evlere ve birden bire cebimizde metal para gibi şakırdayacak mutluluk… Ve mememizin altında Allahına kadar atan bir kalbimiz olacak.

babaları kurşuna dizilmiş çocuklar tanırım

hepsi iyi huylu

süslesen böyle olmazlar

gözlerine bakıp sevdayı tanıyabilirsiniz

Bu yazı toplam 5191 defa okunmuştur
mezopotamyalı efendiye
 // kürdistanlı
Mezopotamyalı At gÖZLÜĞÜ diye bişrşey duydun mu sen!!...
19 Nisan 2014 Cumartesi 14:59
KIRMIZI NOKTALI SATIRLARA GEREK VARMIYDI????
 // mezopotamyalı....
Yüksekovanın 70 lı yıllarını anlatıyorsunuz herhalde
Hanı Yeşilçamda sıradışı filmlerin çekildiği ve sinemamızda sıradışı afişlerın eşliğinde gösterildiği yıllar.
Her şeyin mubah olduğu ve bir tek EVET EVET BİR TANECİK toplumsal ve bireysel tepkinin dahi gösterilmediği o filmli yılları anlatıyorsunuz...
İstisnasız tüm o zaman insanlarının zihinlerini zehirleyen o filmlerin pervasizca oynatıldığı o yıllar..
Ama o yılların insanlarında meydana gelen travmalarıda anlatmak gerek. Allah bilir o sinemada o filmleri seyreden insanlar şehre dağılanda neler yaptilar..O kırmızı noktalı satırlarınızda anlatıldığı kadar masum olmayan gecelerde yaşandı o şehirde
Kusura bakmayın ailenin okuyamayacağı kırmızı noktalı bu yazınızı taacüble karşıladım...
18 Nisan 2014 Cuma 11:26
123654
 // alattin anuk
çok değerli ağbim yüreğine sağlık yazılarınızı severek okuyorum saygılar...
15 Nisan 2014 Salı 18:40