Erkan Çapraz / Gerçeklerle Yolculuk

'Bir ülkeden bir iç ülkeye' -1

2006-10-09 04:34:48
Diyelim ki, hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla
                      yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerde olursak olalım
                      hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak... (N.Hikmet)

Şemdinli’nin Derecik (Rubarok) bölgesine yaklaşık 3 yıl aradan sonra gitmek üzere yola koyuluyoruz Yüksekova’dan. Gitmeliydik bir kez daha, bizi orada bekleyenlerin olduğunu bilerek…

Yolumuz yaklaşık 110 kilometre, bunun 60 kilometresini 250 sayarsak 300 kilometre. (60 kilometrelik yol 4 saatte aşılıyor)

Gazetemizin Yazı İşleri Müdürü Senar Yıldız’ın şoförlüğünde Derecik’e giden yollardan birini seçiyoruz. Şemdinli’ye varmadan Derya köyünden devam ediyoruz. Çukurlara ve taşlara vura vura gittiğimiz bu yolun daha önce birçok kez ihalesinin çıktığını hatta normalde asfalt olarak göründüğünü bile duymuştum daha önce…

Şemdinli’nin eşsiz doğası ve yeşilliğinin nezaretinde yolumuza devam ediyoruz 5-10 kilometrede bir bir köyden veya yanından geçerek.

Derecik’e 3 yıl önce Belediye Binasının açılışı için gitmiş ve doğasından baya etkilenmiştim. 

Yol güzergahındaki bir köyün içerisinden geçerken 13-14 yaşlarında iki çocuk durmamızı istiyordu askeri yöntemlerle… Hani alışıklar artık bir arabayı hangi hareketle yavaşlatıp durduracaklarına… Camı indirip köyün adını soruyorum çocuklara; “Bêntül köyü” diyorlar yani Türkçe adıyla (Çanaklı)… Şemdinli’den gelip Derecik’e doğru giden yol ayrımına kadar bizimle gelmek istediklerini söylediler, oradan diğer yoldan Şemdinli’ye gideceklermiş…

Birinci yol arkadaşlarımızı alıp yola koyulduk… Tabi soru yağmuruna tutarak.

Yollarından ve okul sorunlarından yakınan öğrencilerle beraber yolumuza devam ederken Boğazköy (Bêgoza) köyüne varıyoruz. Yine burada çocuklarla aynı yöntemi kullanan bir genç (Sadık Gezer) bizi durduruyor. Tütünlü (Evliya) köyüne gidecekmiş. Onu da alıyoruz… Şemdinli’ye giden yolun kapalı olduğunu öğreniyoruz ondan, çocuklar yolun kapalı olduğunu duyunca geri dönmek üzere vedalaşıyorlar bizden…

Sadık, Evliya (Tütünlü) köyünün tek lise mezunuymuş. 130 haneli bir köyün sadece bir lise mezunu varmış… Nedenini aslında tahmin etmek pek zor değildi. Onunla beraber ilkokulu bitirenlerin hiçbirinin gidip Şemdinli’de okuma imkanı yokmuş…

Köylerinin sorunlarını soruyoruz, yine yol sorunlarını başa koyarak berivanlarının her gün ancak 3 saatte eşek sırtında koyunlarını sağmaya gidebildiklerinden yakınıyor, yaylalarına ve otlaklarına yol yapılmasını istiyor. İstiyor ama zaten Derecik’e bile eşek sırtında gider gibi gidiyorduk ya… Yol demeye bin şahit…

Derecik’e giden ‘ana’yola varıyoruz. Şemdinli’den gelen yolun üstünde çalışmalar varmış o nedenle çalışmaları yaya olarak geçip yoluna devam eden, Ağrılı olduğunu söyleyen biriyle karşılaşıyoruz. Durup onu da alıyoruz. İlginçtir ama buralara gezmeye geldiğini söylüyor 30 yaşlarındaki şahıs…

“Ağrı’da olsaydım böyle bir yolda akrabam bile geçse bindirmezdi beni.”diyor teşekkür ederek. Muhabbete dalıyoruz onunla ama çok geçmeden yolda harıl harıl çalışan iş makineleriyle karşılaşıp duruyoruz. Ağrılı arkadaş hariç… O yine yaya devam etti yoluna kendi yöntemiyle…

Sorumlu Muhittin Çiftçi ile görüşüyoruz. Bize çalışmalarından bahsediyor ve tabi bu yolu genişletmenin zorluğundan… “Ben bana verilen bu görevi büyük bir sorumlulukla yürütüyorum. Bu bölge çok çekti, perişan oldu. Her zaman böyle fırsat elimize geçmez o nedenle yolun bazı bölümlerini olması gerekenden daha fazla geniş bile yapmaya çalışıyorum.”diyor.

Kendisiyle yaptığımız kısa söyleyişinin ardından yol veriliyor bize. Kırılan büyük kaya parçalarının üstünden geçiyoruz aracımızla… En ufak bir dikkatsizlik çalışma bölgelerinde uçurumdan uçmamıza sebep olabilir…

3 yıl önce geldiğimde de yine asfaltlanmak üzere genişletilmeye çalışılıyordu. Meğer ne zormuş bir yolu asfaltlamak ve genişletmek…

Engebeli yol bitmek bitmiyor ve hava sıcaklığı da yavaş yavaş artıyordu. Rahatsız ve gribe yakalanmış olarak çıktığım bu yolculukta gideceğim yerin çok sıcak olduğunu biliyordum… Önce çeketlerimizi çıkarıyoruz, bereket bir önceki gün yağan ufak bir yağmur tozun kalkmasını engelliyor yoksa arabanın camlarını zırnık açamayacaktık…

Bir sınır karakoluna vardık. Sınır kapılarında gördüğümüz manzarayla karşılaşmadık desem yalan olur…

Başka bir ülkeye geçiş yapacaktık sanki!

Üç yıl önce geldiğimde bu karakolda kimliğinde doğum yeri yazan bölümde “Şemdinli” yazmayanların ancak izinle girebildiğini hatırladım…

Önce kimliklerimizi verdik, kaydımız yapılırken aracımız arandı… Kimlik kayıtlarımız yapıldıktan sonra gelen askere; “Temiz miyiz” diye sordum o da gülümseyerek; “Temiz” dedi…

Yolu kapatan ve aynısından sınır kapılarında bulunan uzunca direk havaya kaldırılıyor ve altından geçip yolumuza devam ediyoruz… Yılmaz Erdoğan’ın bir sözü geliyor aklıma:

Bir ülkeden bir iç ülkeye...”

Derecik’e şuan gitmek gerçekten başlı başına bir serüven 4-5 saat süren yolculuk anlatmakla bitmez…

Başta Küçük Rahmet için çıkmıştık bu yolculuğa...

Elimizde onunla ilgili sadece baba adı ve köy adı vardı… Irak sınırının sıfır noktasında bulunan ve Derecik beldesine yaklaşık 10 kilometre uzaklıkta bulunan Yeşilova (Navberoja) köyüne gidiyorduk...

Önümüze hep iki yol çıkıyordu… İlk defa gittiğimiz bu köye ulaşmak için hep tahmini yolu seçerek devam ediyorduk… Hatta bir ara “Irak tarafına mı geçtik” diye söylenmeye bile başladık…
Issız bir yer…
Issız bir dağ…

Çok geçmeden yolda bir kadın çobanla karşılaştık… Kuzey Irak’taki Kürdistan bölgesindeki Kürt kadınların giydiği kıyafetten giymişti… Kıyafetleri “Irak tarafına mı geçtik” şüphesini bizde kuvvetlendirirken doğru yolda olduğumuzu öğrendik.

Köyün girişindeki Yeşilova karakoluna vardık. Bir önceki karakolda yapılan işlemler tekrarlandı, “Kimlikler, ruhsat..” Yılmaz Erdoğan’ın da dediği gibi;

“Sistem kendi verdiği kimliği zırt pırt geri istemektedir”

Ne için geldiğimiz, kimin evine gideceğimiz ve ne kadar kalacağımız soruldu… Cevapladık! Buradaki işlemlerden sonra da yine yolun ortasındaki uzun demir direk havaya kaldırıldı ve geçmemiz için işaret verildi.

Yine başka bir ülkeye gidercesine...

Yeşilova Köyünden Irak tarafındaki köyler görülebiliyordu. Oldukça yüksekte bulunan köyden Irak tarafındaki düz ovalar ve vadiler sisli bir manzarayla karşımızdaydı.

Köyde engelli Rahmet Demir’in evini soruşturup bulduk. Fotoğraftaki manzarayla tekrar karşılaştık. Küçük rahmet elinden bağlanan iple evin dış sütununa bağlanmıştı, “Kaçmasın diye!” Karşılaştığımız manzara gerçek bir dramdı. Çok geçmeden Rahmet’in diğer iki kardeşinin de zihinsel engelli olduğunu ancak yaşlarının henüz çok küçük olması sebebiyle “bağlanmadıklarını” öğreniyoruz.

Rahmet’in bağlı kalmasını istemediklerini ancak mecburen bunu yaptıklarını söyleyen ailesi: “Şayet bağlamazsak gider ve bir daha da bulamayız. Daha önce birçok kez kaçtı. Askeriyeye gidiyor, nizamiyeye gidiyor, dağa kaçıyor.”dediler.

Rahmet’in bu içler acısı durumunun videosunu ve fotoğraflarını çekip Derecik’e gitmek üzere araca yaklaştığımızda bir yaşlı anne vardı yanımıza ve “Allah rızası için gelip benim kızımı da çekin, o da aynı o durumda. Çekin belki bir el uzatan olur.”dedi.

Hemen o yaşlı anneyi takip ederek başka bir eve gidiyoruz.

Eve vardığımızda evin büyük oğlu yıkılmak üzere olan evlerinin balkonuna ağaçlarla bir dam yapmaya çalışıyordu. Annesi kızını çıkarmak üzere içeri girdi… Biz de içeri girdiğimizde başka bir içler acısı durumla karşılaştık. 19-20 yaşlarındaki Vecide de Rahmet’le aynı kaderi paylaşıyordu. Evin arka tarafında bulunan baraka gibi küçük bir odada pislik içinde yaşamaya mahkûm edilen Vecide ne kadar hak ediyordu bunu acaba?

Anne Hasibe Dinç: ''Bulunduğu yer pislik içinde. Bazen temizliyor kızımı güneşe çıkarıyorum. Burada da gözümüz sürekli üzerinde olmadığı için yine iple bağlıyoruz. Akşam kaldığı odaya getirdiğimizde kapıyı kilitliyoruz. Babası Şiro Dinç, geçici köy koruyucuydu. 1995 yılında mayına basarak öldü. Babası öldükten sonra sefalet içinde bir yaşam sürüyoruz. Büyük oğlum Lütfü Dinç, elindeki imkânlarla bize bakıyor. 10 çocuğumun yanı sıra özürlü olan kızımın sorunlarını yaşıyoruz. Kızıma yardım edilmesini bekliyorum. Sürekli yanında nöbet tutamadığımız için bağlamak zorunda kalıyoruz. Elimizden başka bir şey gelmiyor.''diyor.

Gördüğüm manzaralar karşısında donup kalmış bir durumdayken aynı zamanda o manzaraları donduruyordum…

Vicdanım sızlayarak..!!!

Yeşilova’dan ayrılıyorduk zira askeriyeye akşam döneceğimizi bildirmiştik. Yolda yine o kadın çobanla karşılaştık. Otlatmaya götürdüğü koyunlarını köye geri getiriyordu.

“Neden sen değil de bir erkek kardeşin veya ağabeyin bakmıyor bu koyunlara”
diye soruyoruz.

“Başka kimsemiz yok, hem ayıp mı ben de bakarım!”diyor.

Aldığımız bu cevapla yolumuza devam ediyoruz...

...

Devamı bir sonraki yazıda…
Bu yazı toplam 10470 defa okunmuştur
SİZE HELAL OLSUN
 // osman
değerli dostlar zorlukların şehri olan hakkariye katkılarınızdan dolayı teşekkür eder saygılarımı sunarım....
Yazık bu insanlara!
 // bahattin.karaagac
Bu gibi manzaralar güzel yurdumun her tarafında var. Batısında da, doğusunda da; Karadenizinde de, Akdenizinde de.. Fakat, mevcut koşullarda bu tür özürlü insanlara ne yapılabilir? Hepsine son model konfor sağlanamayacak olduktan sonra, aileleri de geçim derdinde olduktan sonra, ne yapılabilir? Ancak, elleri kolları bağlanıp bir direğe ya da karyola ayağına tutsak edilebilirler. Suç bizde kardeşlerim. Bu kadar çok çocuk yapıp ortalıkta süründüreceğimize, az çocuk yapıp adam gibi yetiştirsek olmaz mı? Bize eğitim veren mi yoktu? Vardı, vardı. Ama, biz onların değerini bilemedik. Kurşunladık, öldürdük... Okulları yaktık, yıktık... Bizi eğiteceke olanlara her türlü kötülüğü yaptık. Sonunda, acınan da biz olduk. Yazık ettiler bize....
bir şey yapmalı!
 // idris
yazıyı okudum ve gerçektende yürek sızlatan şeyler bunlar.Bunları görüpte seyirci kalmakta aynı zamanda utanc verici bir şey.Bir el uzatmalıyız bunlara artık.rehabilitasyon merkezleri var ,hastaneler var .bu görüntüler insanı insanlığından utandırır.Gelin hep beraber bir şeyler yapalım....