Mehmet Dinç

Bir Nisan Ayı Trajedisi

27 Nisan 2013 Cumartesi 17:47

Dünyanın her hangi bir yerinde, kendi halinde yaşayan, çevresindeki olup bitenlerle pek ilgilenmeyen bir insandı Minas. Varsa yoksa, iki oğlak dediği altı ve dört yaşlarında Ardem ve Alen isminde oğulları ve dünyalar güzeli karısı Rozin’nin mutluluğu için çalışırdı. Beş keçi, dört tavuk, bir at ve beş çift güvercini vardı. Bir de babadan kalma üzüm bağları ve dere kenarında yetiştirdiği kavaklığı… köyün dışındaydı evi. Köylüyle de pek iletişimi yoktu. Her sabah uyanır, günün ilk ışıklarıyla “Rozin’in “elleriyle yaptı” dediği yoğurdu ve yumurta sepetini  atının heybesine koyar kasabaya götürürdü. Dönüşte de Ardem ve Alen’e kırık leblebi alırdı. Bazen de Rozin’e pazen kumaş alırdı.

İlkbaharla beraber, üzüm bağının toprağını sürerdi. Dere kenarında kavaklıkların su yolunu açardı. Minas bunları yaparken, Ardem ve Alen, babalarının etrafında fır döner, çocuk yaşlarına rağmen, büyümüş de küçülmüş cinsten sorular sorar, varlıklarıyla Minas’ın yorgunluğunu unuttururlardı; çocuklar dünyayı bir oyundan ibaret sanırlardı.

Rozin, ise öğleye doğru, dere kenarındaki ceviz ağacının altında sofrayı hazırlardı. Elleri iş yaptıkça, dişinden tırnağından arttırarak yaptırdıkları bilezikler, narin kollarında daha bir güzel görünürlerdi.

Her şey mutlu bir masalın son günleri gibiydi. Birkaç gün sonra, Minas’ı da çağırdılar köy meydanına. Canını seven ailesini de yanına alıp kaçsın deniliyordu. Çevre köylerden alınan haberlere göre taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakılmamıştı. 

Dünyanın her hangi bir yerinde kendi halinde yaşayan, çevresinde olup bitenle ilgilenmeyen, yirmi altı yaşında pala bıyıklı bir insandı Minas. Evinden, tarlasından, bağından, bahçesinden başka yer, yurt bilmezdi. Kimseye bir kötülük yapmamıştı. Kimsenin malına zarar vermemişti. Hiçbir silahlı guruba katılıp yol kesmemişti. Hem Rozin’in kaymaklı yoğurdunu satmıştı kendisine kötülük yapabilecek insanlara; bir kirveliği vardı onlarla…O sebep, köyün sakinleri her gece kafileler halinde, dağın koyaklarına, ay ışığında kayaların gölgelerine saklanıp kaçmalarına rağmen, o yerinde kaldı. Artık Rozin’le paylaştığı yatağa Ardem ve Alen’i de alır oldu. Birbirlerine sarılarak, birbirlerini koklayarak, birbirlerine tutunarak yenmek istiyorlardı korkuyu. Gün günden bir hayalet yere döndü köy. Ne horozların ötemsi kaldı, ne çocukların bağırışması, ne de gök yüzünün sonsuz maviliğine doğru uçan güvercinlerin uğuldaması... Temkinli davranıyorlardı artık. Saklı yaşıyorlardı. Kimi zaman evin içinde bile ses çıkarmamaya çalışıyorlardı. Bir şeyin erincine varmışlardı, enselerinde gizli bir gözün onları arıyor olmasının erinci...

*                              *                            *

Bir ırmağın geçtiği yol üzerinde, ona katılan, suyunu çoğaltan derler gibi, her durakta tehcire uğrayanlara, yenileri ekleniyordu. Her yeni eklenenler, eksile eksile katılıyorlardı. Irmağa katılmakla eksilmekten kurtulmuyorlardı yine de... Geçirildikleri her bölgede, kurt sürülerinin saldırılarına uğrar gibi, saldırıya uğruyorlardı üstüne üstlük.

Yüz binlerce insan tehcir edilirken, bin yıllardır yaşadıkları topraklarının, bir ütopya ya döndüğünün kaygısındaydılar; ailelerinin parçalanmasının kaygısındaydılar. Kadın olmanın zor olduğu ortadoğuda, kadınlarının başlarına nelerin gelmiş olduğunun  bilincinin kaygısındaydılar. Dişinden, tırnağından arttırdıkları parayla aldıkları, kollarına taktıkları bilezikleri için diri diri etlerinin yüzülmesinin kaygısındaydılar.  

Minas, yaşamının bir kesitini kopuk yaşıyordu artık. Bazı şeyleri hatırlamaz hale gelmişti. Ayakları şişmiş, üstü başı parçalanmış, yüzü gözü toz, toprak içindeydi. Kafilenin sonuna kalıyordu. Bazen de yorulup oturuyordu. Minas otururken, onu kenarda yürüyen askerlerin gözünden kaçırmak için, Garo büyük çaba sarf ediyordu. “kalk Minas, öyle  yorulup oturursan, gözünün yaşına bakmaz seni de öldürürler,” diyordu Garo.

“kafesi açık bırakmıştım; güvercinler uçarak kurtulurlar. At da koşup kendini kurtarırda, keçilere ve tavuklara ne oldu acaba,” diyordu Minas. Sonra bilinci, korkunç bir olayı hatırlar gibi oluyordu. Fakat ürperip bilinç akışını değiştiriyordu. Gözünü, görmek istemediği vahşetten çeker gibi, güvercinleri, tavukları, keçileri ve at’ları sayıklıyordu. Sonra da yorulup oturuyordu kafilenin en sonunda. Böyle sürüp gidecekti bu durum. Garo ise daha fazla dikkat çekmemek için, Minas’ın da hikayesini belleğine yazıp, artık onunla ilgilenmeyecekti…

Bu yazı toplam 3444 defa okunmuştur
Yüreğine Sağlık Hocam
 // Ekrem İNAL
Nisan ayının ruhuna uygun dramatik bir yazı olmuş. Yüreğine, Kalemine sağlık hocam....
30 Nisan 2013 Salı 21:25
manidar
 // şükran koyuncu
tarihi gerçeklikten alınmış,son derece dokunaklı bir hikaye.aslolan ne söylendiğidir bence yazıdaki ufak tefek ayrıntıya takılmak bütünü görmemektir .çok etkilendim.yüreğine kalemine sağlık mamoste....
29 Nisan 2013 Pazartesi 20:13
13:46
 // elif
Biraz da ermenilerin yaptıklarından bahsettiniz...
28 Nisan 2013 Pazar 13:46