Mehmet Dinç

Bir Leoparın Düşündürdükleri

07 Kasım 2013 Perşembe 14:51

Bir Leopar…

Serseri bir bulut parçası gibi, ana gövdeden kopup, kona göçe, dağıla, yayıla, Karacadağ’a kadar varıyor. Gittikçe, gördükçe, iklimler değiştikçe, bilinmeyenin, hoşgörünmeyenin, korkunun büyüsüne kapılmış, isyan dağlardadır deyip, doğadan gelen her şeyi potansiyel tehlike olarak algılamaya kurgulanmış, insanların yurdunda olduğunu unutuveriyor. Ya da toyluğu, bilgisizliği, gençliğinin haşarılığı (uzmanlar 1,5 yaşında olduğu söyleniyor), tehlikeli mecralara doğru yol almasına neden oluyor. Toprak rengi tüyleri, vahşi doğanın hatırı sayılı asaletine sahip olduğu halde, yinede kendini gizleme, korumaya alma, kem gözlerden sakladığını imliyor…

Bilim adamları soyu tükenmekte olan “Anadolu Leoparı” dese de rivayete göre Şengal, Cilo, Cudi, Gabar, Bagok gibi Kürt dağlarının Leoparı olduğu söylenir. Gecenin siyah tüle benzeyen saklısında, geceyi yakan çakmak taşı gözleriyle, belki bir sevdanın peşindeydi, belki bir avın peşinde… Belki terki diyar etmenin kararlılığındaydı, belki de yeni yurtlarda otak kurmanın heyecanında… belki de tek kişilik popülasyonunun tenhalaşan gecelerinde, sorunsuz gezeceğinin umarında, umudunda, dileğindeydi. Yoksa bir intihar etmenin provasına mı çıkmıştı, çöllerin hakim sürdüğü bozkır dağların, bozkır renkli kayalıklarında.

Doğanın kanunuydu, yaşamak için öldürmek, av olmamak için avlamak… Var olmak için yok etmeyi aslında en çok bilen türün familyasındandı. Çok ava çıkmış, çok şey avlamış, çoğu kez ölümün kıyısından dönmüştü… talih yolu ölümlü günün sabahında sonlanacaktı. Kural çok basitti: halk dilindeydi: ya avlayacaksın, ya da avlanacaksın…

İlk kez yanıldı. İlk kez avlamak için fırladığı yatağından bir ava döndü. Evin tek evladıydı belki, tek umudu, tek nazenini.. kar etmedi ama.. kurşun adres sormuyordu. Nitekim sormadı… Karnına yediği kurşun ya da kurşunlarla yere yığıldı.

Bu ana kadar anlattıklarım, bir Leoparın yaşam yolunun son anına kadar, kimsenin kendisinden haberdar olmadığı türünden bir anlatımdı. Varlığından çok kimse haberdar değildi. Bu coğrafya insanı için Leopar, koruma altına alınan Afrika ormanlarında, doğal yaşam için avlanan yırtıcı bir hayvan türüydü. Ansiklopedilerde ya da bilgisayar ekranlarında arka ayakları üzerine çömelmiş, derin gözleriyle objektiflere bakan asil duruşlu bir hayvan türüydü.

KAracadağ yakınlarında bir Leoparın vurulduğu haberi ajanslara düştüğünde bir anda tüm ülkeye yayıldı. Çakala, tilkiye, yabani kediye benzemeyen ve tam olarak anlam verilmeyen bir canlı vurduklarının şokunu atlatamayan çobanlar, öldürmüş olsalar bile değerli bir şeyi bulduklarının ayırdına çok sonra vardılar. Ne zamanki uzmanlar gelip vurulan canlının bir Leopar olduğu teşhisini koyup, metre ile ebatlarını ölçmeye başladıkları ana kadar..

Gelişmekte olan bir ülkede olmamız, en hayati sorunlara da sağır kalmamız, her şeye maddi bir değer biçmekten başka öteye gitmeyen anlayışımız nedeniyle, medyamız öldürülen leoparın ne kadar değerli olduğu üzerinden haberler yapmaya başladı. Söz gelimi bilim adamları Leoparların varlığından haberliydi ama sırf avcılara fırsat vermemek için bugüne kadar kamuoyu Leoparın varlığından haberdar edilmemişti. Derisi çok pahalı bir şeydi örneğin. Nitekim yetkili kurullarca köyden alınıp, laboratuar ortamına götürüldükten sonra, hiç de insani yaklaşılmadı Leopara. Orman ve Su İşleri Bakanlığı deri yüzme işlemini gerçekleştirmesi için İstanbul’dan Lisanslı bir tahitçiyi alel acele Diyarbakır’a yolladı. Neden mi? Derisi, yaşamından daha değerli çünkü…

Anlaşılan bir duruma üzülürken, barbarlığından bir şey kaybetmiyor insanoğlu. Ölümüne üzülürken de ölü bedeninden nasıl bir fayda sağlanacağına bakıyor.

Bir an da gündeme oturan bir leoparın ölüm trajedisini göz önüne sunan medya, aynı coğrafyada başka dramları göz önüne sunmakta duraksıyor. Söz gelimi Nusaybin-Qamışlo arasında bir zihniyete karşı bedenini ortaya koyarak meydan okuyan Nusaybin belediye başkanı Ayşe Gökkan’ı görmüyor medya. Mesken tutulan, otak yapılan bir coğrafyanın ikileminde, halkları birbirinden ayıracak, kaosu derinleştirecek utanç duvarına karşı bir Leopar gibi güçlü bir şekilde eylemine devam ediyor. Bu defa farklı olacak ama… Ayşe Gökkan, düşünmek bile istemediğimiz hayati risklere doğru yol alsa da kararlılığı ve direnciyle bu duvara karşı bir Leopar gibi gün günden  güçlenerek bir sembol olarak anılacak....   

Bu yazı toplam 7335 defa okunmuştur
mezopotamia
 // herbiji
leopar ingilzce aga söyleyeyim sizin diliniz kısır olduğu için......
15 Kasım 2013 Cuma 14:58
SENİN OLSUN
 // ZEKİ UZUN
TAMAM KARDEŞİM LEOPAR SENİN OLSUN, ÜZÜLME....
15 Kasım 2013 Cuma 10:11
pılıng ne?
 // Türk
pılıng ne ya siz hangi dünyada yaşıyorsunuz açın biraz tarih okuyun bizim tarihe inanmıyorsanız iran kaynaklarıa çin kaynaklarına avrupa kaynaklarına bakın anadoluya kaç yüzyıldır Türkiye olduğunu da anlarsınız...
08 Kasım 2013 Cuma 20:03