Mehmet Dinç

Bir Kent’in Ayazında Üşümek

25 Ocak 2014 Cumartesi 10:58

Arkadaşının cesaretine hayran kalıyorsun…

Üzerinde güvenlik yazan kapıda kimliğini gösterip kampüse ayak basıyorsun. Hava kurşun gibi ağır, gökyüzü kapalı, uçuşan kar taneleri boynundan içeri girmesin diye parkanın fermuarını boğazına kadar çekiyorsun. Yine de kitapları tutan parmak uçların bir süre sonra kızarıyor.

Yolunun üzerindeki ilk fakülte binasının önünden geçtiğinde, telsiz sesleri, duvarda patlayan flaşlar, bir de ellerinde boya rulolarıyla, bir silindir gibi duvarda yazılanların üzerini kapatmak isteyen temizlikçileri görüyorsun. Duvarda yazılanları anlamak için çaba sarf etmiyorsun; sadece silikleşmiş kırmızı yazılara kaçak bir bakış fırlatıyorsun; ardından hiç durmadan yoluna devam ediyorsun.

Kapısından içeri girdiğin fakültenin koridorlarında da bu duvar yazısı konuşuluyor. Öğrenim gördüğün bu taşra kentin düzenine baş kaldırılmış gibi hayret ve nefret ünlemleriyle dolu uğultular ortalık yerde çınlanıyor. Bu uğultular içinde “kimin yazdığı biliniyor,” sözleri tüylerini diken diken ediyor. Bu cümleyle aranda derin bir bağ kuruyorsun; daha doğrusu belleğin “kim”in olabileceğini sana itiraf edecek de sen olabildiğince “kimin yaptığını” sorusunun zihninin menziline ulaşmaması için etten bir duvar örüyorsun.

Suskunsun! Neredeyse yüzünün yarısını kaplayan gözlükleriyle sınıfa giren hocayı ilk anda fark etmiyorsun; hocanın ne anlattığının da ayırdın da değilsin. Bulunduğun ortamda kulakları en uzak bir hareketlenmeyi bile duyacak olduğun halde, kafanda bin bir düşünceyle elindeki kalemi başparmağın üzerinde bir pervane gibi çevirdikçe çeviriyorsun. Sınıfın binanın dördüncü katında… “buraya kadar çıkarlar mı? Yoksa binanın kapısında mı beklerler,” diye bir tahminde bulunmak istiyorsun. Sonra bu düşünceleri kuruntularına verip başka şeyler düşünmeye çalışıyorsun.

Zaman tartımının olmadığı bir mekânda düşüncelerinle boğuşurken koridorda gölgelerin biriktiğini kapının altından vuran ışığın seyrekleşmesinden anlıyorsun. Etrafına bakıyorsun. Çevrendekiler paniklemene neden olan “gölgelerin” dünyasına ne kadar kayıtsızlar; ya da onlarla ne kadar iç içeler… Umudun biraz daha kırılıyor.

Aralanan sınıf kapısıyla beraber telsiz sesleri içeriyi daha bir dolduruyor. Çenesine doğru sarkmış ince çizgi bıyıklı bir adam hocayı koridora davet ediyor. Hoca kapıya doğru gittiğinde, nedense kitapların aklına düşüyor. “Kitaplarımı yanıma alsam mı? Ya da kime emanet etsem?” o an kitaplarını hiç kimseye emanet etmeyecek kadar yalnız olduğunun farkına varıyorsun.

Bir dakika için çağırıldığın koridorda bir dakika bile bekletilmiyorsun. Kocaman gövdeli iki adam kollarına giriyorlar. Merdivenler indikçe, insanların önünden geçildikçe “köklerini kurutun bunların,” diyen sesler çıkıyor. Hal böyle olunca gittikçe kollarına daha fazla yapışan adamlar kahraman vari bir havaya giriyorlar.

Sen ise çaresiz, umutsuz, kapana kısılmış iki çift göz gibi karanlık tünelde ilerliyorsun sanki. Çalışır vaziyette duran beyaz arabaya bindirildiğinde de, varacağınız yere yaklaştıkça gözlerinin siyah bir bezle bağlanıldığında da değişmiyor ruh halin.
Gözlerin açıldığında ve demir kapının mazgalı kapatıldığında, dünyanın neresinde olduğunu bilmiyorsun artık. Can suyu gibi cılız bir ışığın vurduğu bu mekânda üşüdüğünün farkına varıyorsun ilk başlarda; soğuk öyle şiddetli ki rutubeti bile buz tutmuş bu yerde bin bir zahmetle aldığın parkan bile içinin derinliklerine sızan soğuğu kesemiyor; öksürüyorsun artık.

İçeri- girip çıkmalar, seni alıp götürmeler, gözdağı vermeler, kızmalar, bağırmalar, yumruk atmalar bir şeyi değiştirmiyor sende. “bilmiyorum,” diyorsun. “görmedim,” diyorsun. Fakat dinletemiyorsun. Her defasında “onun yerini söyle,” demeleri başlı başına bir işkenceye dönüşüyor ruhunda.

Orada kaldığın zaman zarfında, ciğerlerin de sana düşman kesiliyor; bronşit’in azdıkça azıyor; öyle ki sorulan her soruda ateşin yükseliyor, daha bir “ciğerden” öksürmeye başlıyorsun; sonra kusacak gibi oluyorsun; en nihayetin de sıtmaya tutulmuş gibi titriyorsun. Kaç zamandır orada olduğunun farkında değilsin. Farkında olduğun tek şey ağrıların yüzünden giderek düşünme yetini kaybettiğin. Senin durumuna paralel önceleri “numara yapma,” diye atılan naralar yerini korkuya bırakıyor. Nefes alışlarının hırıltıya dönüştüğü bir zamanda demir kapı bir daha açılıyor. Karanlık olduğu halde gözlerin bağlanıyor. Sonra da kollarına girenlerin eşliğinde merdivenleri çıkıyorsun…

Gecekonduların yoğun olduğu bir yolun kenarında park ediyor araba. Dışarı çıkarılıyorsun. Gözlerinin bağları çözülüyor; “ardına bakma,” deniliyor. Araba hareket etmeden son bir kez bağırıyor başını camdan çıkaran adam; “onu yakaladığımız yerde geberteceğiz.”
Uzaklaştıklarını anlayıp rahatlasan da ağrıların canını yakmana devam ediyor. Orada duramıyorsun; kentin merkezine doğru yürüyorsun. Gördüğün insan yüzlerinin hemen hemen hepsi çeneye kadar uzanan bıyıklardan ibaret sanki tiksiniyorsun!
Kalabalıklara çarpsan da neon lambalı vitrinlerin önünden geçsen de içinin derinliklerini sızlatan birçok acıyı beraberinde taşıyorsun; Kaf dağı kadar uzak hastaneye vardığında, bulduğun ilk sedyenin üzerine yığılıyorsun. Kliniğe doğru götürüldüğünde bir düş âlemine doğru yol alıyorsun. O an belki de yıldızlar ülkesine doğru yol almış arkadaşının cesaretine hayran kalıyorsun…

Bu yazı toplam 3896 defa okunmuştur
anılar
 // koseri
üniversite yıllarıma gittim. teşekürler sayın yazar...
26 Ocak 2014 Pazar 19:30
diline sağlık
 // osman sağlam
bu topraklarda varla yok arası olmaktır, insan olmak. ya tüm değer yargılarını çiğneyip inkar edersin insanlığını ve zalimin kanlı bıçağına hayran kalıp boyun eğersin, yada yıldızlara yoldaş olursun......
25 Ocak 2014 Cumartesi 14:10