Necip Çapraz

Bıçak 'Derin'den Kesti

2006-11-09 22:20:07

Son olarak 9 Kasım'da Şemdinli'deki Umut Kitapevi'ne el bombası atılmasına karışan kişilerin halk tarafından yakalanması ile; Hakkari il merkezinde, 15 Temmuz'da iki kişinin yaralandığı bombalı saldırı ile Yüksekova ve Şemdinli'de yaşanan diğer patlamalar, birden bire kesildi.

Bu süreçte 16 bombalamanın 8'i Yüksekova'da, 4'ü Hakkari' de ve 4'ü de Şemdinli'de meydana gelmişti. Onlarca kişi öldürüldü, yüzlerce kişi yaralandı. Yüzlerce ev ve işyerinin tahrip olduğu bu patlamalarda; sinirler fazlasıyla gerilmiş, yaşam da normalden, anormale dönmüştü.

Muhabiri olduğum ajansa, her telefon açtığımda "Yine bomba mı patladı?" deniliyordu. Bombaların çoğu da gece büyük bir gürültüyle şehrin her tarafında duyuluyordu. Bu bombaların çoğu da Ramazan ayında patlatılmıştı ve failleri de ortada yoktu. Her patlamada olay yerlerine, ürkerek ve korkarak bilgi almaya giderdik. Olay yerinde polisin geniş güvenlik önlemi aldığını görürdük.

Güvenlik nedeniyle resim ve görüntüyü uzaktan almamız veya sabah erkenden almamız gerektiğini söylüyordular. "Bunu kim yapmış olabilir?" sorularımıza karşılık; güvenlik mensupları ve Vali ;"PKK örgütü içinde ki bir iç hesaplaşma" veya "PKK'ya para vermedi" diye söylenirken, vatandaşların iddiası da devletin içindeki bir "derin"likti.

Yaşam böyle devam ederken; ilimizin iki milletvekili ile bu durumu konuştum, yazdım, ama nafile sesimizi duyan yoktu. Bir milletvekilimiz "Neler oluyor, aldığınız bir duyum var mı?" diye sormuştu. Milletvekilimize endişelerimi, duyumlarımı paylaşmıştım. Ancak milletvekilimiz "Olur mu? Devlet vatandaşını nasıl bombalar?" diye soruyla cevap vermişti. Tabi olaylarda bir kanıt yok, belge yok birilerini suçlamak doğru olmazdı.

İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu, 1 Kasım'da yaşanan büyük patlamada Şemdinli İlçesine geldi. İncelemelerden sonra, Şemdinli kaymakamı makamında bir basın açıklaması yaptı. Ben, "Sayın Bakanım Hakkari'de meydana gelen patlamalarla ilgili Ankara'da bu konuda hükümet olarak bir çalışmanız var mı?" diye sordum. Bakan "Bayramdan sonra bu konuda bir çalışmamız olacak" dedi.

Gerçekten bayramdan sonra iki mülkiye müfettişi göndermişlerdi. Hakkari'de çalışmalarını sürdüren müfettişlerin; tarihi gün olan 9 Kasım'da Yüksekova İlçe Emniyet Müdürlüğü'nde teftiş yapacakları haberini aldım. Emniyette bir iş için bulunduğum öğleden önce, polislerin "Biz takım elbiselerimizi giyip geleceğiz, öğleden sonra teftişimiz var" dediklerine şahit oldum. Ancak ben konuyu biliyordum ve bu müfettişlerin Hakkari'de bu olaylar üzerine geldiğini tahmin ediyordum.

Saat 12'den sonra telefonum çaldı, telefondaki ses dayımın oğluydu ve Şemdinli'den arıyordu. Telefondaki ses bana "Özipek pasajında bir bomba patladı. Halk saldırganları yakalamış, acilen burada olmanız gerekiyor" dedi. Şemdinli'deki olay yerine 50 km'lik yolda yarım saat gibi bir süreçte yetiştik. Polisler insanları şehre almıyorlardı. Mecburen dağdan, yaya koşarak olay yerine varmak zorunda kaldık.

Çektiğimiz görüntüleri hemen getirip Yüksekova'da ajansımıza geçtik ve sitemizde de haber yaptık.

Olaylar çok farklı boyutlara ulaşmıştı. Halka hep bu iş "derin devleti işidir" derdi. Ama ben bir yanılma payı bırakıyordum. Ta ki olaylar, belgeler, kişiler çarşafa çarşaf açılana kadar. Olay tüm televizyon kanallarında birinci haber verildi. Canlı telefon bağlantıları kuruldu. Birden baş döndürücü bir şekilde gelişmeler sürdü.

Şemdinli halkı tarihi bir sürece yol açacak bir gelişmeye ev sahipliği yapmıştı. Daha sonra patlayan bombalardan ötürü gerilen sinirler birden boşalma sürecine girdi. Hakkari tarihinde görmediği kadar gazeteci ile karşılaşmıştı. Televizyon kanallarında "Ağzı olan konuşuyor"du. Bu konuşmalarda olayları çarpıtarak, kamuoyuna yansıtan kanalların muhabirlerine halk zorluk çıkarıyordu. Gençler, muhabirlere "Hangi televizyonun muhabirisin?" diye soruyordu, dolayısıyla olumlu ya da olumsuz haberler üzerine yorumlar yapılıyordu. Bu süreçte Bağdat'ta canlı yayın yapan ve ülkemizin hatırı sayılır bir ajansı en az elemanla ve zorluk altında haber yapıyordu. Yerel muhabirleri de kimliklerini halktan saklamak zorunda kalıyordu.

Halk lokantalar kapalı olduğundan, basın mensuplarına evlerinde yemek yediriyor, gece evlerinde yatırıyordu.

Şemdinli'ye gelen heyetler birbiri ardına akıyordu. Gazeteciler Türk ve dünya medyasının birçok temsilcisi oradaydı. Olaylar dakikasında aktarılıyordu.

Şemdinli ile dayanışma ve faillerinin hukuk önünde hesap vermesi gerekçesi ile Yüksekova ve Hakkari'de olaylar patlak vermeye başlamıştı.

Gazeteci arkadaşların yaşantısı yemek, içmek ve banyo açısından zorluklarla sürüyordu. Olaylar sürecinde, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti yönetiminden sürekli beni arıyorlardı. Gazetecilerle ilgili bir problem var mı diye.

Bu gerginlikler sürecinde Yüksekova şehir merkezinde bulunan 70 kişilik otel dolmuştu. Bir çok gazeteci günü-birlik Şemdinli'ye gidip geliyordu. Zaten mesafede azdı. Gazetecilerin kepenklerin kapalı olduğu günlerde günlük ihtiyaçlarını karşılamada sıkıntı çektiklerini gördüm.

11 Kasım'da Şemdinli olaylarında ölen iki yurttaşın cenazesi toprağa verildi. 15 Kasım'da ise Yüksekova'daki basın açıklamasından sonra meydana gelen olaylarda 3 yurttaşımızın ölmesi, 20'den fazla yaralını olması büyük bir gerginlik yarattı.

16 Kasım'da Hakkari'de meydana gelen gerginlikler ürkütücü bir tablo ile karşı karşıya kaldığımızı gösteriyordu. Olayların tansiyonu çok yükselmişti. Hakkari il merkezinde de polis ve göstericiler arasıda meydana gelen kavgada onlarca yaralı vardı.

17 Kasım'da Yüksekova ve çevresinin ölen üç kişinin cenazesine katılması ile gösterici rakamı yüz binle ifade edilince, uçaklar görüldü. Bu durum, "tahrik edici" ve "balans ayarı" olarak değerlendirildi.

Olaylar esnasında il dışından gelen hiçbir basın mensubu için rahatsızlık duymadı. Zaten birlikte hareket ediyorduk. Yüksekova'daki cenazelerin toprağa verileceği gün bazı tereddütler vardı. Ancak cenaze töreninde görevli olan insanlarla konuştuk. Anonsla kitleye uyarı yapıldı hiçbir basın mensubuna zorluk çıkarılmayacak diye. Bu uyarıya kitlenin tamamı uydu.

Ama üç aylık süreçte yaşanan gerginliklerde; biz yerel gazeteciler, dayaktan tutunda, kaset ve fotoğraf makinelerimize el konulması, kamera ve fotoğraf makinelerimizin kırılması, Doğan Haber Ajansı (DHA) Yüksekova bürosunun silahla taranması gibi şiddetlere maruz kaldık.

Basına yansımayan bazı noktalar vardı. Bunlardan; PKK itirafçısı Veysel Ateş'in Şemdinli Cezaevi'nde birkaç ay yattığı. Halkın yaşanan olaylardan sonra, gördüğü her yabancı simadan kuşkulanması. Şemdinli'nin pek de civar il ve ilçelerden göç almadığı. Şehirde bir tek cadde olduğu. Yani insanların en yoğun olduğu cadde.

Ayrıca gelen her yabancı caddenin başından sonuna kadar gözlenir. Gelen yabancının kim olduğu merak edilir. Bu olaylardan sonra da gerek gelen yabancı plaka ve ya insanlar sürekli halk tarafından gözleniyordu. Bu gözleme ve takip etme insanların kendi iç psikolojisi ile oluşmuş ve halen de devam ediyor.

Hakkari, Yüksekova ve Şemdinli'de halk bu olaylara politik bakmadı. Tamamen güvenlik penceresinden baktı. Özellikle dikkatimi çeken her siyasi parti görüşünde olan insanlar olayları kınama noktasında birlik içinde idiler. Siyasi görüşü ne olursa olsun meydana gelen olaylara tepkiliydi.

Halkın bir iddiası da içişleri bakanı Şemdinli'ye geldiğinde, Jandarma İstihbarat Teşkilatı'ndan (Jit) Ali Kaya'nın da Şemdinli olduğu görülmüş. Özellikle patlamanın olduğu yere yakın,pastane önünde aracını (Renault 19 Europa) park ettiği söyleniyordu. Bunu da bana, bakanın geldiği gün çektiğim kamera görüntülerim de var mı diye sorduklarında anladım.

İnsanlarımızın normal hayata döndüğü ve gece saat 12'lere kadar süren sosyal yaşam birden saat 17'lere kadar inmişti. Hakkari genelinde yıllardır yaşanan gerginlik süreçlerinde, gazeteciler olarak bizlerde bir çok defa etkilendik, can güvenliğimiz yanında mal güvenliğimiz de yoktu.

Yıllar önce de, yöneticisi olduğum yerel radyomuz roket ve mermilerle taranmış, milyarlarca lira zarar verilmişti. Bu olay ile ilgili suçlu yakalanmadı. Ayrıca Vali Nihat Canpolat'a Yüksekova'da düzenlenen suikast zamanında da biri ATV muhabirine, diğeri de bana ait olmak üzere iki karmamız güvenlik güçleri tarafından parçalanmıştı. Atv muhabir ve kameramla çekim yapan elemanım ölesiye dövülmüştü. Bu güne kadar uğradığımız hiçbir zarar da ödenmedi.

Gazeteciler olarak rahat görev yapamadığımız bir ortamda, kamuoyunu bilgilendirme görevimiz sürdürüyoruz. Yüksekova çetesi döneminde de gazeteciydik, bu gün de.

Şiddetin olduğu bir ortamda bizim zarar görmemiz kaçınılmazdır. Ancak bu zarara özellikle güvenlik güçlerinin yol açması, bir hukuk devletine yakışmaz. Bu tamamen üstlerin altlarına söz geçirememesinden kaynaklanıyor, diye düşünüyorum.

En azından ildeki üst düzey bürokratlar rahat görev yapmamızı sağlayabilirler. Bu kadar şiddete maruz kalmamamız için önlem alabilirler. Bu konuda önümüzdeki süreçte şiddetin olmaması, halkın, güvenlik mensuplarının, benim ya da bir başka arkadaşımın zarar görmemesini umut ediyorum.

Bu yazı 28 Kasım 2005 tarihinde Bianet.Org'da yayınlandı.

Bu yazı toplam 13865 defa okunmuştur