Mehmet Dinç

Beş Kardeşler

18 Temmuz 2014 Cuma 14:55

Zengin olmak için kaçtıklarını söylemişler…

Ben gördüm, öyle evden de kaçmadılar… Hep beraberdik; yazın öğle sıcağında ceza mı? heves mi? Olduğuna pek kafa yormadığımız şekilde, iki dağı buluşturan vadinin harman yerinde futbol maçına kaptırmıştık kendimizi.  Sonra iş malzemelerimizi de taş duvarlı iki odadan müteşekkil, harman yeri gibi tek başına duran okulun gölgelik kısmına bırakmıştık. İş malzemesi derken de çok büyük aletlerden bahsetmiyorum; boya sandıkları, yokuş yukarı uzanan daracık sokaklarda yük taşıyan eşekler,  su satmada kullandığımız sürahiler ve bazı arkadaşlarımızın otlatmaya çıkardığı üç beş koyun. Onlar gölgelik yerde birbirlerine sarılmış gibi dururken, iş yaşamına isyan edercesine, harman yerinde buğday döver gibi top oynuyorduk. Ortalık o kadar sıcaktı ki bir süre sonra kimse attığı gollerin, mağlup ya da galip olmanın derdinde değildi artık. Sanki iki takım bir olmuş, güneşe karşı top yekun saldırıyorduk.

Top yekun saldırıyorduk derken de olay şöyle gelişmişti. Gerçi patlayan bir top ya da başka bir şey de yoktu. Oyunun sonlarına doğru aniden beş arkadaşımız göz göze bakarak, vakit tamam dercesine yüzümüzün dönük olduğu dağın yamacına doğru tabana kuvvet koşmaya başlamışlardı. İlk başlarda sahada kalıp artlarından şaşkın şaşkın baksak da, vardır bir hikmeti deyip bir süre sonra bizler de peşlerinden koşmaya başlamıştık. Fakat onlara yetişmek ne mümkün? Biz peşlerinden koşanlar, ardımızdan kimsenin kovalamadığına emin olduktan sonra durmuştuk.

Bir süre dağın yamacından doruğuna, orada soluklanırken bize bakmalarına, sonra da dağın öteki yüzüne doğru devrilip kaybolmalarına kadar izledik onları. Beş arkadaşın kaçış hikayesi böyle gerçekleşmişti. Bize düşen tek şey geride bıraktıkları eşyalarını evlerine sağ salim teslim etmek olmuştu. Öyle melül melül yürürken, boya sandıklarını, boş su bidonlarını eşeklere yüklemiştik, koyunlar zaten eve dönmeye dünden razı idiler…

O gece beş arkadaşımızın evinde yas havası vardı. Hiçbir baba kaçan öteki arkadaşlarımızın babaları ile görüşme istediğinde değildi. Her baba başkasının çocuğunu suçluyordu. Hatta bu uğurda, o çocuğun ailesinin üç kuşak seceresi yerlere dökülüyor, aile kökeninde genetik bir suçun varlığına işaret edecek tüm kötü anılar yerlere saçılıyordu.

Kaçak arkadaşlarımız ise gün günden efsaneleşiyorlardı. Her akşam üstü mahallenin meydanı gibi duran bakkal dükkanının uzun gölgesinde insanlar birikiyor, tek mevzu olarak onlar konuşuluyordu; bizler ise büyüklerin yanına fazla yaklaşamıyorduk; ona rağmen bezgin kediler gibi uzaktan da olsa söylenenlere kulak kabartıyorduk.

Söz gelimi bir gece önce ismi ve adresi verilen bir mağarada konaklamışlardı. Sonra İstanbul’a gidip zengin olmak için yol parası biriktiriyorlardı; ovanın düzünden kopup dağın eteklerine doğru kıvrılan vadilerde, zorlanarak çıkan yüklü kamyonları taşlarla tehdit ederek para istiyorlardı. Sonra telefon direklerlerindeki telleri kesip, bakırlarını satıyorlardı; kesici ve delici aletlerden bir cephane yaptıkları konuşuluyordu; bu havadisler bir uğultu da olabilirdi; çünkü onların bu hallerini görmemiştim, hatta onların bu halini görenleri de görmemiştim.

Yine de bunlar sevindirici haberlerdi. Babalar yavaş yavaş çocuklarının cesaretiyle övünmeye başlarken, bizler de gün geçtikçe onlara öykünüyorduk. İş biraz daha dramatik bir hal alıyor, bazı arkadaşlar onlara katılmadığı için ya da bizleri yanlarına katmadıkları için için hayıflanıyorduk.

Efsane büyüdükçe ve cesaretleri dilden dile dolaştıkça, her gece, dağın ucunda sivri uçlu kayalıklara takılmış, kırık bir tepsiye bezeyen Ay’a bakıp onları düşünüyorduk. Onların gece karanlığında bir yerlerde olduklarını ve bu sayede de huzurlu uyuduğumuz hislerine kapılıyorduk.

Onlar dağlarda zaferden zafere koşarken, mahallemiz de mesut, bahtiyar olmuş gibi içten içe bir huzura, övünce mazhar olmuştu. Başta arkadaşlarımızın aileleri olmak üzere,  herkes gururla beraber, birbirlerine karşı taassuba ermişti…

Her akşam üstü, toplanma yeri olan bakkalın önünde müjdeli haber tellallarının sesine kulak kesilmeye devam ediyorduk. Arkadaşlarımız hakkında söylenen başarılar elbette önemliydi, ama daha büyük başarıların müjdeleneceği günleri iple çekiyorduk… Buna sebep bir zaferin kırılması gibi ilk başlarda, anlatılan olumsuz haberlere de inanmıyorduk; mahalleliye göre arkadaşların başarısını birileri kıskanmış, onları karalamak istemişti…

Beş kardeşler, kendilerine böyle bir isim takmışlardı; anlatanların yalancısıyım tabi; beş kardeşler telefon direklerindeki bakır telleri koparınca Jandarmanın takibine yakalanmışlardı; sonra kesici ve delici aletlerine karşın, iki çoban tarafından rehin alınmış, yine de açlıktan karınlarına yapışmış midelerini doyurmaları için ekmek peynir sunulmuştu onlara. Sonra bir köyün mezrasında bulunan bir ağacın altında uyumak isterlerken, köy sakinleri tarafından tüfeklerle kovalanmışlardı.

 Sonraki günler daha berbat haberler gelmeye başlamıştı; bitlenmişlerdi örneğin,  adresi bile verilen bir bağ evinin sulama havuzunda yıkandıkları söyleniyordu; ispatı olarak da havuzun kenarına öylesine atılmış atletler gösterilmişti. Felaketin önü alınamıyordu; her gelen haber bir öncekine göre daha vahimdi; örneğin, beşkardeşler aralarında “ikiye, üç” guruplaşmışlardı. o da yetmemişti sonra, ikişerli ve üçerli guruptakiler de aralarında anlaşamayıp tekerli guruplara düşmüşlerdi; tek sevindirici haber, her şeye rağmen birbirlerine uzak durmamalarıydı…

Bu haberler yayılınca, mahalle bakkalının önünde biriken akşam üstü kalabalığında her geçen gün gözle görülür bir azalma yaşanıyordu; yaz güneşi, kış güneşine dönmüştü sanki…

Haber değeri düşse de arkadaşlarımız ile ilgili havadisler gelmeye devam ediyordu; son olarak, bir gece vakti diğer evlerden kopuk, mahallenin en ücra köşesinde bulunan evlerden birinin kapısını çalmışlardı. Hangi evin kapısını çaldıkları bilinmiyordu tabi... Su ve yemek istemişlerdi, istediklerini aldıklarında da dağlara doğru yol almışlardı. Sonraki günler daha ilginç olaylar yaşanıyordu; mahallemizin alt sınırını belirleyen yolun üzerinde, öyle bir görünüp kayboldukları söyleniyordu; saatlerce oturdukları yerler bile belirlenmişti.

Sonra annelerin duygusallığı araya girmişti. Beş kardeşlerin, kardeşleri, her akşam annelerin, babalardan habersiz hazırladıkları tayınları götürüp, en son göründükleri noktalara bırakmışlardı. Belli bir süre sonra da boşalan yemek kaplarını gidip aynı yerden aldıkları söyleniyordu. Sonra beş kardeşlerin kendilerine yemek taşıyan kardeşleri ile ne pahasına olursa olsun eve dönmeyeceklerini üzerinden pazarlığa giriştikleri söyleniyordu…

Böylece akşamüzeri bakkalın önü ilk günkü gibi kaderine terk edilmişti; fakat zeki bir adam olduğu söylenen bakkalın son getirdiği yerden ateşlemeli, bir süre yükselip havada patlayan oyuncak füzeler, hayallerimizi süslemişti; ilk fırsatta ya kendimiz bir tane satın alıyorduk, ya da satın alan arkadaşların, füzeleri ateşlemesini dört gözle bekliyorduk.

Beş kardeşlere gelince, anneleri tarafından ikna edildikleri, hiç olmazsa akşamları gelip kimsenin onları rahatsız etmeyeceği, evlerinin damlarında uyumaları için mutabakata vardıkları söyleniyordu…

Bu yazı toplam 7465 defa okunmuştur
çirok
 // efrîn
dest sağ mamoste......
20 Temmuz 2014 Pazar 22:11
yarım kalan soluk...
 // osman sağlam
soluk soluğa heyecanla okunan bir yazı. sürükleyici bir dil. her satırdan sonra okuyucunun beklentisinin tersine, onu şaşırtan olaylar dizisi. buda hikayeye olan merakı artırıyor. tek eksik tarafı; sanki hikayenin devamı vardı, yazar bunu özellikle okuyucudan saklamış, kendine bırakmış gibi. ağzına sağlık kendine has bir yazım tarzı ve olay kurgusu......
18 Temmuz 2014 Cuma 19:16