Şeyhmus Diken

Bedenini Ölüme Yatırmak

27 Ekim 2012 Cumartesi 09:56

"Zindanı taştan oyarlar

İçine bir yiğit koyarlar"

Bedri Rahmi Eyyüboğlu

İnsanlık tarihiyle birlikte halkların hakları için mücadele yürütenlerin tarihine baktığımızda hayatın ikisiyle birlikte kesiştiğini vurgulamak gerek.

Egemenlerin, iktidarlarını zulümle, zorbalıkla muktedir kılmaya çalışanlara karşı mazlumların hak mücadelesinde bütün diğer siyasal çabalarının yanında insan evladının en kutsal varlığı olan bedenini ölüme yatırması çağlar boyunca en erdemli mücadele yöntemidir. Ölüme yatmaya karar vermenin ve ölüme yatmanın vardığı aşama çarenin tükendiği, suyun bittiği noktadır.

Bu satırlar okunduğu tarih itibariyle ölüme yatmanın 45. günü aşılmış oluyor. Yani kritik eşik sayılan geri dönüşsüz aşamaya gelinmiş oluyor ölüm oruçlarında. Geçmişte yaşanmışlıklardan da bilindiği üzere geri dönülse, ölüm oruçları bırakılsa bile, derin izlerin vücutta ve beyinde derin tahribatlarının kaldığı biliniyor.

Peki, bütün bunlar bilindiği halde yalın soruya neden yanıt aranmaz. İnsanlar sonunun ölümle biteceğini bildikleri bir "açlığa" neden bedenlerini yatırırlar. Bu sorunun çıplaklığı kadar yanıtı da aynı çıplaklıktadır. Mücadelenin kendi bedeni ile yani varoluşunu adeta yok ederek, ebedi varoluşla kayıt altına alınmasıyla ilintili bir insani mücadele biçimidir de ondan...

İnsan tekinin bedenini ölüme yatırması kararından sonra bütün diğer sosyal, siyasal tespitler ister istemez afakî kalır.

Mesela "Yazık değil mi, insan nasıl sonu ölümle bitecek bir duruma kendi bedeni üzerinden 'evet' der!"

Mesela "Bunları açlık grevi ve ölüm orucundan vazgeçirmek için ikna yöntemleri uygulanmalı!"

Mesela "Zaten teröristler, ölmeye öldürmeye alışmışlar. Bırakalım ne halleri varsa görsünler."

Bu ve benzeri tavır alışları, tepkileri uzatmak mümkün.

Ama bir de meselenin diğer tarafı var.

Bedenini ölüme yatıran ve tutsaklık üzerinden okuma yapanların bakışı.

İçerde yatan için ne kadar o kapalı ve kuşatılmış alan bir dünya ise, geldiği yer yani dışarısı da uğruna mücadele yürütülen bir toprağın, halkın ve tarihin mekânıdır. Adeta varoluşun mekânsal boyutunun varlık sebebidir. Dolayısıyla siyasal temsiliyetle parlamento veya parlamento dışı siyasal mücadelenin tıkandığı, çaresizlikle koşut hale geldiği, zalim ve zorba iktidarların en temel insani ve vicdani talepleri dahi dikkate almadığı durumlarda "içerdekinin" başkaca bir mücadele yöntemi kalmaması nedeniyle başvurdukları bir yöntemdir açlık grevleri.

Dünyada ve ülkede örnekleri çoktur.

Nerede büyük altüst oluşlara sebep olan bir mücadele yürütülmüşse sayısız örneklerini paylaşmak mümkün. Mesela Diyarbakır 5 No'lu cezaevinin 1980'li yıllardaki tarihinin bırakınız yaşayanlarının paylaştıklarını, canlı tanıklığını, belgesellerini bile izlediğinizde tanık olmanız mümkün. Tarihe adları dörtler olarak geçen ve "Dörtlerin Gecesi" diye bir de kitaba konu olan Kemal Pir, Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek 14 Temmuz 1982'de başlattıkları ölüm oruçlarıyla yaşamlarını yitirmişlerdi.

12 Eylül 2012 tarihinden bu yana giderek genişleyen bir şekilde PKK, PJAK ve KCK davalarından tutuklu ve hükümlü siyasal tutsaklardan 483 kişi 58 cezaevinde ölüm orucu, süresiz açlık grevindeler...

"Ondört aydır İmralı'da tecrit koşullarında yaşayan ve görüşme yapılamayan Öcalan'ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının yaratılması. Anadilde savunma ve eğitim haklarını tanınması" talebi süresiz açlık grevlerinin gerekçesi.

Meseleye ister siyaseten isterse insani açıdan bakılsın, taleplerin kabul edilebilirliği ortada. 13 yıldır tek başına hücrede tutulan ve 13 yılının büyük çoğunluğunu tecrit koşularında yaşayan PKK Önderi Abdullah Öcalan için; "sağlık, güvenlik ve özgürlük" talebinde bulunmak elbette olması gereken. Topyekün Kürt halkı için ise "anadilde savunma ve eğitim hakkı"nın tartışılması bile abesle iştigal.

Bütün bu sebeplerle bedenlerini ölüme yatıran yürekli fedakârların daha çok ölümler yaşanmasın diye "ölümleri öldürmek için" kendi ölümlerini dünyaya duyurmak pahasına başlattıkları süresiz açlık grevini içim yanarak anlamlı buluyorum. Bu satırları 26 Ekim Cuma günü saat 14.30 itibariyle yazıyorum. Dilerim bir tekinin dahi sonu ölümle bitecek bir sonla sonuçlanmadan bu haklı taleplere yanıt olabilecek bir siyasal irade sürece müdahil olur.

Bu yazı toplam 7865 defa okunmuştur
15:40
 // hakr li
Amin... ama bu faşist ziyniyet bu davayi anlamayacak kadar zavali. ......
28 Ekim 2012 Pazar 15:40