İrfan Sarı

“Bedeli ne olursa olsun” oldu

20 Temmuz 2015 Pazartesi 22:30

Suruç katliamı sonrası “her gruptan kan ihtiyacı vardır” anonsları geçiyordu.

Kana doymamış olanlar da “daha büyük bomba yok muydu?”  diyerek çökmüş insanlıklarını teşhir ediyorlardı.

Hiç birinin elinde silah, hiç birinin aklında öfke, hiç birin yüreğinde kin olmayan genç beyinleri vahşice katleden toplum bilinci bellidir.

Vahşetin adresi de bellidir.

Elini kolunu sallaya sallaya gelen bu vahşilerin çıktığı adres ve duyarlı topluma verdiği mesajda son derece açık bir şekilde görülür eğer görülmek istenirse.

Ama her şeye rağmen adresi saptırmaya, onu yanlış okumaya, sahte “birlik-beraberlik” kamuflesi yapanlara rastlamak mümkündür.

Bu gibi zamanlarda katiller kurgularının hakimiyetini elinde tutar. 

Ki devlet argümanlarını kullanan bu hafif karartılı ama şeffaf katiller çok daha profesyonel manevralar içinde olur.

Devlet aklına, koşulsuz tapınan müritler de dört bir koldan savunma pozisyonu alır.

“Bedeli ne olursa olsun, orada bir Kürt devletine izin vermeyiz” faşizanlığından doğan mikrobik virüsler bu tip vahşeti hayda hayda yapma kıvamına gelir. 

Onlar ki “Ekmek davası” diyen kullardır.

Onlar ki; Özgürlük taleplerini “Dinsizlik” olarak algılayan fukaralardır. 

Onlar ki; kafataslarının içinde kocaman bir ölüm makinesi olanlardır. 

Sorgulamazlar… 

Sığıntıdırlar…

Şizofren hastalardır…

Yoksa tek amaçları Kobani’de ki çocuklara yardım edebilmek olan her biri dağ parçası gence bu kadar canice saldırma hakkını kendilerinde bulamazlar. 

Tertemiz çocukların yaratmak istediği güzellikleri, dünyaya sunmak istedikleri karşılıksız gülüşleri, söndürmeye, yobazlıklarıyla kirletmeye yeltenmezlerdi. 

Korku yaratarak; kendileri gibi tapınan, kendileri gibi köleleşen yepyeni kullar yaratma cehaleti içindeki din bezirganlarının, devlet olanaklarını arkasına alması ise topluma dönen tehdittin büyüklüğünü gösteriyor. 

Aydın insana düşmandırlar. 

“IŞİD Terör örgütü değil” mantığı sahibidirler. 

İyi anlaşılması gereken en önemli durum ise, gerçekleştirilen bu vahşi katliamın ana karargahının devlet odaklı mekanizmaların olduğudur. Antep’te, Urfa’da, İstanbul’da cirit atan IŞİD Teröristlerine karşı toleranslı güvenlik yapısıdır. 

Gençliğin sıçrayan insanlık kıvılcımlarının dünyayı sarıp, demokrasiyi, barışı getireceğini biliyorlar, biliyorlar ki bu sıçrayış onların cehaletini ve saltanatını yıkacaktır.

Halifelik hayalleri yıkılacaktır. 

Kirli sakallarıyla tarihin defolu insanları olarak anılacaklarını biliyorlar.

Ayrıca çöküşteki insanlıklarının deşifresidir bu vahşet.

Kendi gibi düşünmeyenleri katletmeyi görev edinmiş alçak yönetim erkidir bunlar.

Geldiğimiz nokta; “Allah kabul etmesin” “Allah bu ateşe su döksün” minvalindeki teslimiyetçi, kaderci söylemleri taşımayacak kadar ciddidir. Artık her yurttaş kendinden ve etrafındakilerden sorumludur.

Bu güne kadar yapılan hiçbir saldırının faili devlet tarafından bulunmadığını hatırlatmak gerekiyor.

O halde doğru bir istikameti yakalamak zorundayız. “Kamu düzenini” denilen yanlış düzenin iç yüzüne karşı bulunduğumuz her yerde kendi güvenliğimizi oluşturma sorumluluğunu his etmeliyiz.

Bayram namazı sonrası açıklamaların bu saldırılara ilham olduğu inkar edilemez.

O halde meşru olan savunma mekaniğinin kendi kendini doğurması gerekiyor.

Tabi bu vahşetten ders alıp, bir daha bu vahşetin yaşanmamasını istiyorsak…

Bu yazı toplam 9016 defa okunmuştur