İrfan Sarı

Başlıksız yazı

05 Haziran 2016 Pazar 22:47

Bugün günlerden pazar, aylardan haziran… Yıl olmuş iki bin on altı.

Dünyayı kasıp kavuran göçlerden birini kısmen bitirmiş ve geri dönüyoruz evlerimize. Gökyüzü her zamanki yerinde, biraz bulutlu…

Rüzgâr tersinden uyanmış sanki. Tozu dumana katıyor. Naylon poşetleri kaptığı gibi küçük hortumlar çeviriyor yeryüzünde. Yeryüzü bombalanmış, yakılmış.

Yalnız başına doğan bu bahar mis gibi renklere bürünmüş.

Yasak nahiyenin yasak sokaklarına gideceğiz birazdan.

Hüviyet varakası soruluyor yine şehre kilometrelerce uzakta.

Yollar, insan yüklü araçlar ve ev gereçleri dolu kamyonetler taşıyor.

Gam yüklü insanların matem havasındaki düşüncelerine karışan hayat, berbat…

Öksürmeden, hapşırmadan sadece düşünüyor insanlar. Durmadan düşünüyorlar. Bir belirsizlik, bir kimsesizlik, bir itilmişlik, bir zorbalık, bir kovulmuşluk hali…

Tayfasız ve kaptansız bir gemi gibi…

Pusulası yok, suyun ve rüzgarın insafına terk edilmişliktir ahval.

Küfür gibi bir hava…

Gelip duruyoruz bir başka kimlik sorgulamasına. Düşünmeden edemiyor insan. Bu nasıl bir kimliktir ki adım başı sorgulanıyor? Soruluyor?

Madem kimliğin var! Koyun gibi sayılmak niye?

Düşük voltajlı şimşekler oluyoruz.

Kızgınlıklar görüyoruz.

Öfkelenmiş bulutlar hesabı ağlamak kalıyor sonra bize.

Devam ediyoruz velhasıl… Bir kelam edip yitip giden onca yasak zamana biraz daha katmak istemiyorsunuz.

Şehir, savaş görmüş çocuklar gibi ürpermiş, korku içinde.

Dayanamayıp soruyorsunuz. Nasılsın?

Duvarlardan renkler dökülmeye başlıyor. Kerpiç kerpiç düşüyor evler. Kolonlar bomba şiddetiyle kırılmış, parçalanmış…

Cam çerçeve yerlerde..

Kapılar kapanmış enkazların altına.

Yanık kokuları yükseliyor hala. Ağır metal yarası görünüyor yüzümüze.

Demir madeni, demir olalı böylesi şiddet görmemiş.

Soluk benizli evlerin bakışları altında varıyorsunuz yıkılmış, enkaza dönüşmüş öbür evlere.

Yalvarıyorsunuz içinizdeki tanrıya “sonraki ev yanmamış” olsun diye.

Lakin daha korkunç bir manzara çıkıyor karşınıza.

“burada ne vardı?” diye sormaya kalmıyor, verilen cevapla deliriyorsunuz..

“Delirmek” en masun insan tepkisine dönüşüyor.

Cami kubbeleri bomba şiddetiyle açılmış delikler ile dolu.

Okullar iskelet.

Yani coğrafya tepeden tırnağa laboratuar… Acemi eğitim merkezi.

Sonraki cadde, ara sokak hepsi ölü.

Öldürülmüş.

Kast edilmiş…

Buruş buruş saç levhalar, moloz yığınları, istiflenmiş enkaz artıkları.

Selam almaya mecali kalmamış insanlar.

Şimdi bana nasılsın? diye sorsalar. Artık nasıl olduğumun anlamı kalmamış derim. Şuradaki ev enkazı neyse o, buradaki buruş buruş saç levha nasılsa öyle, orada kırılmış meyve ağacı gibi…

İlerledikçe, karşınıza çıkanlar bir öncekinden daha fazla bombalanmış.

İlerledikçe diliniz damağınız kuruyor gördükleriniz karşısında.

İlerledikçe yıkıntıdan tozlar savruluyor başınıza.

Ve kurşun kalem gibi ortadan ikiye ayrılmış elektrik direkleri, direklerden yerlere serpilmiş teller.

Olağan bir şey yok, her şey inanılmaz derecede oğlan üstü.

Kazandibi gibi kararmış apartmanlar.

Yanar dağdan çıkan lavlara benzer dış cephe giydirmeleri.

İçten içe yanmış, erimiş ve sönmüş.

Araçlar zindan mazgallarına dönüşmüş.

Darabalar iş yerlerinin içine kadar girmiş. Malzemeler savrulmuş. Ya da çöpü tükenmiş kibrit kutusuna benzer kutulara dönmüş dükkanlar.

İnsanın eli kolu düşüyor gördükleri karşısında. 

Allah görüyor ve biliyor şüphesiz!

Sonra eve varıyorsunuz. Kapı mukavva karton gibi yırtılmış. Kilit mekanizması bölük pörçük saçılmış ortalığa.

Vay zalım diyorsunuz!

Ömrünüz boyunca sevdiklerinizden kalma yadigarlar bir bir çalınmış, emeğinizden, dişinizden tırnağınızdan artırdıklarınız tek tek araklanmış…

Hırsız düşmüş evinize!

Yangın yetmezmiş gibi, yıkım yetmezmiş gibi, ölüm yetmezmiş gibi…

Birde hırsız düşmüş evinize.

Devlette görüyor şüphesiz olup bitenleri!

Şimdi yırtık kapı üzerine zincirden bir kilit, sanki koparılamazmış, sanki kırılamazmış gibi bir teskin edici çare.

Oysa ne beton dinledi, ne demir, ne çelik. Bir bir devrildi ortalığa…

Geriye “Vatandaşın can ve mal güvenliği” kalıyor. Hem de kağıt üstünde.

Oradan biri de bağırır “devlet size ne yaptı”

Başınızdan bir kazan dolusu kızgın yağ dökülmüş gibi “”nereniz” yandı diye düşünüyorsunuz bu söz karşısında.

“Ne yapmadı” diye sorsaydı o zaman belki “Hukuk” deyip çıkardı insan işin içinden.

Ama olmuyor işte.

Hukuk leylek baba misali bahardan bahara gelip bir görünüyor ve gidiyor. Kalıyoruz soğuk zemheride.

“Sağlık” demek istiyorsunuz.

Reçeteniz paraya, tahliliniz ve teşhisiniz Ankara’ya havale ediliyor.

“Boş ver” diyorsunuz sonra.

Açma yaramı, kanatma içimi…

Bu yazı toplam 8351 defa okunmuştur