İbrahim Genç

Barışın yol hikayesi

31 Ağustos 2010 Salı 23:45

İnsanoğlu çoğalıp yeryüzüne yayıldıkça yeni yerler keşfetti. Bununla birlikte yerleştiği yerleri sahiplendi. Bu sahiplenme ile birlikte “iktidar” güdüsü her geçen zaman insanoğlunun bilincini biraz daha ele geçirdi. Böylece insanoğlu, hükümranlığı için ihtiyaç duyduğu “iktidar”ı elde etmek için kendi doğasına aykırı şeyleri yapmaktan geri durmadı. Öyle ki insanoğlu, büyük “savaş”lar yarattı. Sonra da savaşları, iktidarı için başvurulması gereken bir yol-metot olarak algıladı. Bu yüzden de dünya, akla hayale sığmayacak ve vicdanların kaldıramayacağı katliamlara ve yıllarca süren savaşlara tanık oldu.

Kimileri “iktidar”ı daha fazla zenginleşmekte aradı ve gücünün yettiği her coğrafyayı sömürmeye çalıştı. Kimileri de “iktidar”ı, yönetimindeki halka eziyet etmekte aradı. Öyle ki kendi yönetimindeki halk arasındaki farklılık ve çelişkileri tehlike olarak algılayıp insan doğasına aykırı ideolojiler ürettiler ve zulüm uygulamaktan geri durmadılar. Öyle ki tek ırk-tek dil gibi çağdışı ilkel düşünceler yüzünden büyük savaşlar yarattılar. Bunun en ibretlik örneği de ırkçı Adolf Hitler’in 1 Eylül 1939’da başlattığı 2. Dünya Savaşı’nda görüldü.

Tabi bazıları savaşı, geliştirici bir güç olarak algılarlar. Buradaki “geliştirme” ifadesi, özü itibariyle başkalarının ölmesi ve diğerlerininse iktidarlarına güç katması anlamına geliyor. Burada savaşın geliştirici bir güç olarak görülmesinin nedeni, toplum içindeki farklılık ve çelişkilerin ortadan kaldırılmasıyla her şeyiyle “teklik” gösterecek bir toplumun yönetimin kolay olacağı düşüncesidir. Bu anlamda Marx’ın “Burjuvalar çelişkileri Tanrılaştırırlar, çünkü çelişkiler onların varlık koşuludur” sözleri de bu paraleldedir.

İktidar, bencillik ve kibir gibi nedenlerin yarattığı savaşa karşılık tabi ki “barış” insanoğlu için büyük bir ideal olarak yaşıyor. Birilerinin inatla savaşı yaratmak çabasına karşılık birileri de insancıl bir yol olarak barışı tavsiye ediyor. Biz de barışı tavsiye ederek barıştan söz edebiliriz.

Nasıl ki “kötü”nün varlığı “iyi” olanı değerli kılıyorsa aslında “savaş”ın da varlığı “barış”ı daha bir değerli kılıyor. Buna benzer bir yaklaşımla Sevan Nişanyan etimolojik sözlüğünde “barış”ın, “savaş-/savaş ikilisinden analoji yoluyla” bugünkü Türkiye Türkçesine geldiğini belirtiyor. Bunun yanında Orhan Hançerlioğlu ise Felsefe Ansiklopedisi’nde “barış”ı, “Savaş karşıtı olarak uzlaşma… Anamalcılığın geliştirici gücü ve zorunlu koşulu olan savaş’ın karşıtıdır.” şeklinde tanımlar. Bundan yola çıkarak başlangıçta insan-insan, insan-toplum ve insan-doğa bir uyum içinde (barışık) yaşıyor idiyse o zaman “barış” kavramının bugünkü anlamıyla kullanımının, söz konusu uyumun bozulmasıyla ortaya çıkan savaşla birlikte oluştuğunu söyleyebiliriz.

Türkçede “bar-/barış-“ sözcüğünün ilk rastlandığı kaynaklardaki anlamı ile bugünkü Türkçede kullandığımız“barış” sözcüğünün anlamı arasında semantik farklılıklar görüyoruz. Bu konuda Prof. Dr. Mustafa Öner “Barış-/Barış Sözü Hakkında” adlı makalesinde “Barış-“ şeklinin Eski Türkçedeki kullanışlarının ‘bar-‘ fiil kökündeki ‘gitmek’ esasına bağlı olduğunu belirtiyor. Yani bu devirde “barış-, ‘karşılıklı olarak gidip gelmek’ demektir” şeklindeki ifadesi de bunu gösteriyor. Yine bu paralelde Nemciye Alpay da “Bilmediğimiz Barış” adlı yazısında Türkolog Andreas Tietze’nin “Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lugatı” eserinde “Barışmak” şeklinin “Bar-“ kökünden işteşlik ekiyle oluştuğunu ve “birbirine gitmek” anlamına geldiğini belirttikten sonra bunu “Birbirinin gerçekliğine varmak” olarak tamamlar.

Eski Türkçeden Batı Türkçesine geçişte sözcük başında görülen ses hadiselerinden olan b- > v- değişiminden dolayı “bar- > var-“ değişimi olsa da Prof. Dr. Mustafa Öner “var- “ şeklinin yerini “git-“ fiiline bıraktığını; “varış-“ biçiminin çok az kullanıldığını ve bugün de bu fiilin arkaik bir unsur olarak kalmasına rağmen “barış-“ fiilinin hâlâ kullanıldığını belirtiyor.

Barış- sözcüğünün Türkçenin birçok eski kaynaklarında geçtiğini görüyoruz. Bu kaynaklardan biri de Divan-ı Lugat-it Türk’tür. Burada geçen “olar bir birke barışdı” sözü “onlar birbirilerine gittiler” anlamına gelirken Harezm Türkçesinin önemli yadigarlarından olan Mukaddimetü’l-Edeb’te “Barış-“, “birlikte gitmek” anlamına gelmektedir. Başka kaynaklarda da bu anlamda kullanım görülse de XV. Asır Çağatay Türkçesi metinlerinde “barış-“ fiilinin “birisiyle münasebetini düzeltmek, barışmak” anlamlarına gelerek günümüzde algılanan biçimiyle kullanılmaya başlandığını görüyoruz. Burada “barış-“ fiilinin semantik bir gelişme göstererek metaforlaştığını ve bir üst anlam tabakasına çıktığını söyleyebiliriz.

Tabi bazı Türk şiveleri bu sözcüğü günümüzde algılanan biçimiyle kullanmayıp “birbirine misafirliğe gidip gelmek (Tatar tü.)”, “gidip gelmek (Kazak Tü.)”, “karşılıklı gidip gelmek(Kırgız Tür.)” anlamlarında kullanmışlardır. Bunun yanında Prof. Dr. Mustafa Öner, barış- fiilinin çeşitli kaynaklarda keliş- fiiliyle birlikte kalıplaşmış kullanımlarına dikkat çekerek “keliş” fiilinin “barışmak” sözcüğü için kullanıldığını belirterek barış- ve keliş fiillerinde tarih sürecinde meydana gelen semantik değişimi şöyle anlatır: a- “Karşılıklı gidip gelmek” > b- “uymak; uyuşmak; anlaşmak” > c- “barışmak”.

Sonuç olarak diyebiliriz ki bu tür semantik değişimler her dilde görülen normal dil unsurlarıdır. Önemli olan dilin sahip olduğu bu sözlerdeki sihrin keşfedilmesi ve anlamsal derinliğin tespit edilmesidir. Burada Türkçedeki “barış- / Barış” sözcüğü üzerinde durduk. Anlıyoruz ki bu sözcüğün anlamsal derinliğinde “birbirini ziyaret etmek, birbirine gitmek, görüşmek” var. Tabi insanlar öncelikle ya birilerine giderler ya da birileri gelir ve böylece görüşülüp konuşulur. Bunun sonucunda oluşan diyalog ile de anlaşmaya varılıp bir barışa erişilir. Sanırım ülkemizdeki sorunların temelinde de bu var. İnsanlar öncelikle birbirilerini suçlamak ve kavga etmek yerine birbirilerini ziyaret etseler, görüşseler ve konuşsalar o zaman bir barış yaratılabilir.

Kaynakça:
1- Prof. Dr. Mustafa Öner, Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, sayı: VIII, s. 57-63, Ege Üni. Edb. Fak. Yay. İzmir, 1994.
2- Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, c. 1, s. 135, Remzi Kitapevi, İstanbul, 1993.
3- Sevan Nişanyan,  Sözlerin soyağacı / Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü.
4- Necmiye Alpay, Bilmediğimiz Barış, Radikal-Kültür Sanat, 28.08.2008.

Bu yazı toplam 5065 defa okunmuştur
hak...HAK...HAK...hak..
 // mezopotamyalı
BİR GÜN MUTLAKA.. barış olacak. Herkes hakkına kavuşacak. Haramzadeler allem edip kallem edip kursaklarına geçirdikleri tüm hak gasplerini kusacaklar..Ki kusmaya başladılar.
"Kim inanır veya hayal ederdi ki, bir kürdü öldürdü diye bir haramzade yargı önüne çıkıp diz çökecek... Ağlayacak.
Vicdanlar gerçekleri söylemeye başlayacak.."
Haramzadeler ne kadar öfkelenirse öfkelensin barış bir gün ama bir gün mutlaka...
çı gawa fergı-cıdayı nabenda kurdan u tırkan rabu, AŞİTİ ji dı wı wektı bıbit..
Roja aşitiya hwe piroz bit.....
02 Eylül 2010 Perşembe 09:03
DEMEK KÜRTLER TÜRKLER BARIŞIN bir adım ötesindedirler....
 // mezopotamyalı
Belkide bu yüzden BARIŞamıyoruz."Barış" kelimesi biribirine gidip gelmeyi ifade ediyorsa, gidip gelmeyi gerektirmeyecek kadar biribirinin içinde olan kürtler ile türklerin barışması gerekmiyor.
Öyleyse ya biribirimizden AYRILIP ondan sonra biribirimize gidip gelmeye yani BARIŞMAYA başlayacağız..
Yada barıştan başka bir şey arayacağız. O da tahminimce EŞİT PAYLAŞIM dır. Önümüzde duran ve yediğimiz pastanın EŞİT paylaşımı sorunu. Mevzumuz bu olmalı...
Sen anadilini ne kadar kullanıyorsan bende o kadar..
Sen kültürünü ne kadar yaşatıyor ve yaşıyorsan bende o kadar..
Sen ne kadar altyapıya sahipsen bende o kadar..
Sen ne kadar insanca yaşamak istiyorsan bende o kadar..
Ondan sonra bakın bakalım savaşmak için bir bahane kalıyormu?...
02 Eylül 2010 Perşembe 08:42