Mehmet Dinç

Bahê’nin Lâl Güncesinden

05 Nisan 2014 Cumartesi 12:02

Her günün şafak sökümünde anneni bekliyordun…

Şalvar, çarık ve şapka devrimi zamanında asılı kalmıştın sanki. Bir asır kadar uzun ömründe hep şalvar giydin,  hiç şapkasız da çıkmadın manastırın avlusuna… Şimdi düşünürken, “ne de çok yıllar geçmiş annemin beni manastıra bırakıp gitmesinin üzerinden,” diyorsun; bir tepenin boğumlu yamacında bozkır sarısı bir kemeri andıran bu manastır, kimsesizlerin yurdu gibi dururken, ardında yoksul bir bakış bırakarak uzaklaşmıştı annen, kız kardeşlerin…

“ding, dong”

“ding, dong”

Çan sesleriyle kendine gelmiştin bir süre sonra. Sabah duası sırasında her kes türlü isteklerinin kabul olması için haç’ın önünde dua ederken, çocuk şaşkınlığıyla bir dua etme gerekliliği doğmuştu içine “ annem ve kardeşlerime beni kavuştur Tanrım,” demiştin ve dipsiz bir kuyunun uzunluğu kadar geçen ömründe bir ritüele dönüşmüştü bu dua sende. “ annem ve kardeşlerime...”

1-117.jpgAnnenin seni bırakıp gittiği vakte ayarlı durdurduğun zaman, aslında gittikçe büyüyen bir pas lekesi gibi her şeyi hızla eskitiyordu.  Söz gelimi manastırın duvarlarındaki taşları eskitiyordu, en yüksek minberde duran çan’ı eskitiyordu, şemsi tapınağından yapılma sunakta, eriyen mumların iriniyle kayganlaşmış yer döşemelerini eskitiyordu, Metropoliti eskitiyordu, Patriği eskitiyordu…

Öte yandan gün gün, hafta hafta, ay ay, yıl yıl büyümekte eskimekti; o sebep bir süre sonra üzüntün, buhurdanlıkta yükselen tütsü dumanları gibi tüm manastırı kaplarken, bir yandan da elinin bir iş tutması gerektiğinin bilincine varıyordun…  Ermiş bir çoban gibi kuzuları otlatıyordun söz gelimi, baharda gelincik tarlasına dönecek manastırın bahçesindeki ağaçları buduyordun, Çevirmeli telefonların hep arızalı olduğu zamanlardı… Mardin-Deyrulzafaran arasında posta görevi görüyordun…

Posta görevi görmen, inzivaya çekilmiş bir yaşamdan kopup dış dünyayı da tanımana yardımcı oluyordu. Araba sayısının parmakla sayılacak kadar az olduğu bir kentte habercilik de tabana kuvvet yapılırdı elbette. Temkinliydin; çünkü yollar tekin değildi. Şehrin Manastır yolu üzerinde duran “Müslüman”  mahallesinden geçerken seni bekleyen “çocuklukla karışık” tehlikenin ayırdındaydın... Şalvarının ceplerine çakıl taşları dolduruyordun…

  Mevsim yaz oluca tozlu toprak, çömlek pişirilen fırınlar gibi çarıklarından geçip ayaklarının tabanını yakmasına neden oluyordu bir yandan; bir askeri kamuflaj gibi üstüne kazak giydiğin gömleğinin düğmelerini açmıyordun yinede; “saldırılara karşı hazırlıklı olmalıyım,” diyordun.

Her defasında çileli bir şekilde geçen yolculuğun, girişinde ayvanlı bir çeşmenin bulunduğu köye vardığında soluklanıyordun. Beş köşe şapkanı çıkarıyordun. Başını çeşmenin serin sularının altına bırakıyordun; yurduna varmış gibi serin ve uzun bir “ohhh” çekiyordun sonra da… Ayağındaki çarıkları çıkarmana lüzum yoktu; ne de olsa her taraftan su alıyorlardı…

Yamaçların karınlarını yaran neşter çiziğine benzer dolambaçlı toprak yollardan geçip gönüldeşlerine bir efsun gibi görünen manastıra vardığında, devasa ahşap kapının tokmağını her defasında şifreli bir şekilde vuruyordun. On yıllar önce, senin küçüklüğüne benzer bir çocuk gelip kapıyı açıyordu…

Mardin’den getirdiğin bir haber yoksa devasa bir tünele bezeyen dış kapının girişine oturuyordun… Dışarıdaki onca sıcağa rağmen, kalın duvarlarla örülmüş bu geçidin serin taşlarının üzerine oturuyordun. Sonra da tünelin ucunda bir kuyunun ağzı gibi aydınlanan Suriye sınırına dalıyordu gözlerin… Kaç zaman oldu annen gideli, ya da kaç zaman oldu anneni görmeyeli? Seni, yüzü kırışmış bir kategoriye sokacak kadar uzayan bu ayrılık süresini tartmaktan korkuyordun…

Anne özlemi akşam duasına kadar gelip geçerdi böylece… Rahibin ağzından dökülen dualar bir yaz günü akşam alacasının sessizliğinde hüzne bürünürken, bu sessizliği kuşların cıvıltısı bozuyordu sadece…

Akşam yemeğinden sonra odana çekilirken, Tanrıya ve İsa peygambere annene kavuşturması için dualarını yeniliyordun… Her uykuya, bir sonraki günün özlemiyle dalıyordun…

Bir asır yaşadığın bu manastırda, bedeninin yorgun düştüğü gün yıllar önce atladığın bir gerçeği kavrıyordun;

Annenin seni buraya bıraktığı gün burada doğdun,

Annenin seni buraya bıraktığı gün burada yaşadın,

Annenin seni buraya bıraktığı gün burada öldüğünün ayırdına varıyordun.

Bu yazı toplam 10932 defa okunmuştur
Kontrollü hız iyidir!
 // Haşim Can
İyi edebiyattan güzel edebiyata, güzel edebiyattan daha güzel edebiyata, daha güzel edebiyattan, güzelin aslında hepsinden daha güzel ve yeterli olduğunu hatırlatan, edebiyatın kontrolsüz hızını merakla seyretmek isteyenler için de iyi bir örnek bu yazı. Bence elbette......
07 Nisan 2014 Pazartesi 11:24
ayrılık ve kavuşmak
 // burhan
gerçekten trajedi dolu bir hayattı bahenin ki o yaşarken sevdiklerine en çokda istediği annesine kavuşmadı ama eminim şu anda tüm sevdikleriyle beraberdir sevgili bahe mekanı cennet olsun...
06 Nisan 2014 Pazar 15:42
Bir ömür,bir hikaye....
 // şükran
Manastıra çok kez gittim ancak Bahe'yi geçen yaz bir grup gazeteci arkadaşla tanıma fırsatı bulduk,elinde küçük oyuncak bir kamyon vardı çok etkilenmiştim.şimdi çok çok üzüldüm çünkü onu bir daha görmek istemiştim.yüreğine,kalemine sağlık mamoste...
06 Nisan 2014 Pazar 12:46