Mehmet Dinç

Aylak Konuşmalar

02 Ocak 2016 Cumartesi 15:47

Kar yağmış, kalk Mahir, dedi annem. Yataktan fırlamama yetti bu kadarı. Kahvaltı hazırdı. Bir parça ekmek, biraz peynir aldım. Araba serviste, yan kapılar ve hava yastıkları patlamış. Sıkı giyindim, atkımı takmadım, renkleri bugünlerde problemli demişti çavuş. Tipi vardı dışarıda, bir de şimalden günümüze esen bir rüzgâr.  Durağa varır varmaz otobüs gelince sevindim. Kasap kokusuna benzer kesif bir sıcaklık çarptı yüzüme. Bu kıyamet günü pek kimse yok içerde. Salına salına, tefekküre dalarak ilerliyoruz. Yol temizleyen kepçe, yolun bir yerinde gelip otobüsün tamponuna çarptı. Şoför, hazır kıt’a asker gibi atladı aşağı, pala bıyıklarının arasından makineli tüfek gibi kelimeler döküldü kepçe operatörüne doğru. Eğildi, kırılan yere baktı, yolcu kapısına döndü, başını içeri soktu,  buraya kadar dedi. Yürüdüm sonra, kar süsü verilen, gizli bataklığa dönmüş çukurlara bata çıka ilerledim.  Adliyeye vardım. Yılın son günü duruşmaları var, avukatların. Dışarıda kardan kıyamet kopuyor, sanırsın dünyanın son günü. Adliyeden dışarı çıktım. Avukattan vazgeçtim. Yalnız başıma gitmek istemiyorum. Bir sigara yaktım. Babasının, ikide bir avukat olmalıymışsın deyip durduğu Berivan’ı aradım. Bir yandan telefonla konuşurken, bir yandan pastaneye vardım. Çay istedim, sıcaktı içerisi, yana dönerek kollarımı kabanımdan sıyırmaya çalıştım. Çaprazımda oturan kız ile göz göze geldik. Birbirimizi bir yerden çıkarmaya çalıştık. Lavabodan dönüşte, dönüp bakamadım artık. Camdan dışarıyı seyrediyormuş gibi yapıp, nereden tanıdığımı düşünmeye başladım. Kar taneleri belleğimin görüntüsünü beyaz benekler halinde karıncalaştırdı. Çıkarmaktan vazgeçtim. Berivan geldi. Börek istedik, sulu börek, su böreği, sulanmış börek, öğle vaktine doğru su toplamış börek.

Kar hızını arttırdı. Karlara bata çıka vardık kontrol noktasına. Kimliklerimizi verdik, alarmlı kapıdan geçtik, çantalarımız arandı. Konu fidandı. Komiserin soruları çeldiriciydi.  Fidanlar ağaca, ağaçlar ormana dönmeli yurdumda. Fidanları yanlış yere dikmişiz.  Üç yıl önce doğru yere diktiğime sevindim böylece. Berivan’ın sabır taşı ile soruların bitimi aynı ana denk geldi. Dış kapıdan çıkarken birer sigara yaktık. Buza dönmüş kaldırımda yürümeye çalıştık. Şüpheli paket uyarısı! kavşağa güvenlik şeridi çekilmiş. Önümüzden geçen bir otomobil, sulandırılmış çamurdan kocaman izler bıraktı elbiselerimizde. Çevremize baktık, başka yöne saptık. Ana yolda ayrıldık Berivan ile. Kuaföre gidecek. Yürürken, buzda kayıp düşmese iyi. Sağ ayak bileğinde çatlak var. Bir de boynuna doladığı siyah, yeşil, kırmızı, mor desenli bir şalı var.

Uyanıklık yapıyoruz. Pastaneye gidiyoruz. Uğur böceği şeklinde doğum günü pastası alıyoruz. Yılın son günü, yeni yıl başlarken uğur getirsin istiyoruz. Çaresizliğimizin içinde bu sürprizi beceremiyoruz. Kapının zili çalıyor. Bir dakika! kem, küm ediyoruz. Kapı, anahtar, kilit, sesli konuşup oyalamaya çalışıyoruz.  Pastanın üzerindeki mumları yakıyoruz, yakamıyoruz. İçimizden biri kapıyı açıyor. Beceriksizler, diyor Berivan. Anlamıştım... Neyse mumlar kendiliğinden sönmeden, üflüyor. Akşam erken iniyor. Kar yağmaya devam ediyor. Yollar kapanmadan eve dönmeliyim. Akşamın karanlığında nereye bassam suyun dolduğu çukurlardan birer tuzak her yer. Bir yunus gibi sulara batıp çıkıyor botlarım. Kuru gibi görünen yerler de gizli buz tuzakları… Anayola çıkıyorum. eski şehre doğru çıkan ilk otobüse bineceğim, bu saatten sonra son fırsatı kaçırmak istemiyorum. Elimi kaldırıyorum. Tam da evimin önüne kadar gidecek otobüsmüş meğer. Çok seviniyorum. Otobüsün açık kapsını ıskalıyorum, omzum kapının kanatlarına çarpıyor, ayağım boşluğa düşüyor. İkinci denememde kapıyı buluyorum. Soğuk yüzlü yolcularla karşılaşınca, sevicim suratımda donuyor. İneceğim yer son durak. Yokuş yukarı çıkıyoruz. Otobüsün ön kısmı, kobra yılanı gibi sağa sola salınıyor. Şoför bir süre daha denese de otobüs yerinde patinaj yapmaktan öteye gidemiyor. Şoför, kış kıyamette terliyor. Son teşhiste bu araba çıkmaz diyor. İniyorum. Karlara bata çıka rampayı tırmanıyorum. Tepenin düzüne çıktığımda bacaklarımın iyice yorulduğunu hissediyorum. Modern yaşamı, masal dünyasına bağlayan zaman köprüsünden geçiyorum. Doğal kayalardan oluşmuş bir kalenin eşiğindeyim. Taş binalar, taş mimlerler, taş avlular, taş yollarda yürüyorum. Neon lambaların renga renk loşluğuna boğulmuş barok tarzı Kafelerin önünden geçiyorum. Buğulu camlar, camların ardındaki masalarda kafalarındaki renkli başlıkları çıkarmayı unutmuş insanlara bakıyorum. Canım, espresso çekiyor. Bir Kafe’ye geçip soluklanmak istiyorum. Gölgemi yanımda taşımaya yazgılı bir yalnızlık içinde olduğumu anımsıyorum. Bu isteğim çabuk sönüyor.  Daha yürüyecek çok yolum var. Ruhumu bu haklılık payıyla avutuyorum. Tepenin zirvesinden, aşağılara doğru,  temkinli adımlarla karanlık sokakları bir birine bağlayan tünellerin içlerine doğru ilerliyorum. Yüzyıllardır, evlerin sobalarını dışarıya bağlayan bacalardan, Harmel* kıvamında şehre sinen koruyucu dumanlara karışmış eski yaşanmışlıkların kokularını da içime çekerek, eve yetişip karamsarlığa dair bir şeyler yazmak istiyorum.

*Harmel: Tütsü olarak da kullanılan bir ottur. Dumanının sindiği yerlerin nazardan korunduğuna inanılır. 

Bu yazı toplam 30023 defa okunmuştur