İrfan Sarı

Aso’nun Dili ve Temo

2007-09-08 15:15:19
Aslında bu kalabalıktan o kadar sıkılmıştı ki Temo, üstüne üstlük evdeki kadınların çekişmeleri onu fena halde kızdırıyordu. Onca insan aynı evde kaç babadan bu yana yaşamlarını sürdürüyordu ve ev kuralları harfiyen yerine getiriliyor saygı, sevgi ve korku birbirine karışıkta olsa işlemiş gelmişti bu güne. Ama yinede onu kızdıran bir şeyler vardı.

Otuz iki çocuk, dört gelin, bir kaynana eve o kadar yoğun bir hengame ve kalabalık bırakıyordu yer yer kafasının tası atıyordu adamın. Çocuk bağırış çağırışları bir kenara… Kadınların çekişmeleri zaman zaman evin erkeklerine yansıyordu ki işte o zaman da baba Evdıla olmazsa vay haline ev ahalisinin. Alimallah kan gövdeyi götürürdü sudan sebep bahanelerle…

Temo, bu yaşamın ne kadar ağır ve çekilmez olduğunu anlıyordu. Ancak buna mecbur olduğunu da kavrar yaştaydı. Onlar ananelerinden gelip durdukları bu zamanı değiştirmek isteseler de önlerinde koskoca bir yoksulluk duruyordu.

Her şeye rağmen taş duvar ustalığını şimdiden kanıtlamış ve civar köylere namını duyurmuştu. Kendi kendine ant etmişti, kazandığı parayla kendine ait şatafatlı bir ev yapacaktı. Bu ant itibarıyla ev ahalisinden arttırdığı parayı yukarı kayalıktaki (Qela Jor) atmacanın yuvasına saklıyordu. O sene kar yağar yağmaz askere de gideceği için daha fazla ve hızla çalışıyordu.

Nihayetinde sevkıyat zamanı gelmişken karda lapa lapa kurumuş toprağı beyaza boyadı. O Tekirdağ’da askerliğin şafaklarını hiç karalamadan bir tütünün hasretini çekerek piyadeliğini sürdürürken, büyük yengesi ile ortancası saç saça, baş başa bir kavgaya girmiş iki kardeşi birbirine düşürmüştü. Bereket Evdıla baba duruma el koymuş ve Temo’nun gelişine kadar sabretmelerini söylemişti.

Sayılı gün gelir geçer derler ya!... Öyle de oldu.

Temo, tahta bavuluyla kışladan güneşin doğduğu yere yönünü çevirdi. Dört gece ve beş günün sonunda hasretliğini çektiği tütünün altın sarısı yaprağını avuçladı ve ilkin kokusunu çekti ciğerlerine. Eve gelmeden toprağın gümüşi renginden bir felaketin hissine kapıldı. Nitekim eve vardığında Evdıla babanın karlı bir gece Temo diyerek öldüğünü öğrendi.

Karanlık çökmüştü…

O kara yağız delikanlı her biri toprağa hasret yağmur tanesi hızıyla ağladı. Hiç uyumadı sabaha kadar. Yeğeni Rengemin, ona askerde olduğu sürede evde olup biteni ve dedesini anlattıkça o hıçkırıklarını pencereden köyün üstüne salıyordu.

Şafak evin küçük penceresine ışıklarını vurur vurmaz Rengemin’le mezarlığa gittiler. Kafasını babasının mezarına dayadı gözlerini kapadı… bütün hasretliğini mezara fısıldadı. Sonra uyandı.

Sabah kahvaltısında en büyük ağabeyleri Temo artık askerliğin de bitti seni baş göz etmemiz lazım dedi. Bunun üstüne ağabeyine dedi ki; ben daha küçükken her iki yengemin rahmetli annemle yaptıkları kavgalar yüzünden kendi kendime bir söz vermiştim. Ben evlenmeyeceğim ya da evleneceğim kız lal olacak.

Temo bıraktığı hayata yeniden başlar başlamaz duvar ustalığı namını duyan haber saldı.

Bu duvar ustası en son gittiği işte yine sebatlı ve zahmetli işinin hünerini taş taş diziyordu. Ev sahibi ise bu ustanın emeğine ve ahlakına hayranlığını gizlemiyordu. Evin üç kızı vardı her biri evlenme çağında fakat Temo aklından evlenmeyi çıkardığı için hiç ilgisini çekmiyordu.

Bu ahlaklı kara yağız taş ustası işini bitirip bir akşam parasını aldıktan sonra sabah çıkacağı yolculuğa hazırlanırken kızların babasına sormadan edemedi. Kaç zamandır ekmeğini yedim. Ailenin bana gösterdiği yakınlığa hiç ihanet etmedim. Ama Aso kızın neden hiç konuşmuyor onu çok merak ettim. Baba bir ah çekerek o lal dedi… Doktora da götürdüm çaresi yok.

Sabah yola koyulduğu gibi köyüne döndü.

O geceden sonra Aso, Temo’nun fikrinden hiç çıkmadı. Zaten onu göz ucuyla süzdüğü zamanlarda yüreğinde bir kıpırtı oluyordu. Tıpkı bir yelin esiniyle dalında sallanan yaprak gibi.

Zaman artık Temo’nun taş kırma sabrını zorluyordu. Çekiç darbeleri hedefine düşmüyor. Parçalar suratını çizip geçiyor. Usta elleri parmakları yara bere içinde kalıyordu. Her gören Temo’nun bu halini garipsiyordu.

En sonunda dayanamadı. Geceyi yırtıcı hayvanların çığlığı dolaşırken oda yola düştü. Bir aşığın uçumuyla vardı Aso’ların evine kuşluk vakti. Ve babasına içinde bulunduğu hali anlattı. Baba bu ahlaklı adama inanmak istiyordu. Fakat kızı dilsizdi ona eziyet ederlerse kahr olacağını da biliyordu. Bunları bir bir saydı Temo’ya.

Velhasıl gelenekler usulünce istemeler gerçekleşti. Aso ile Temo bir sonbaharda davullu zurnalı bir düğünle ve bir katır yükü dolusu mermi sıkılarak havaya evlendiler. Onların yaşam boyunca dilleri yüz ve el işaretleri oldu. O kadar işaret dili yarattılar ki hayatlarında, bunu öğrenebilecek bir okul yoktu… Sıra sıra çocukları olmaya başladıkça onların sevdaları da tıpkı Temo’nun ustalığı gibi namını yedi düvele yaydı.

Temo’nun kara yağızlığından ve Aso’nun sonbahar sarısı saçlarından yaratılan dünyanın çocukları kavgayı asla görmediler. Aile içinde kavga hali bile olmadı hiç. Bir ara söz verdiği şatafatlı ev aklına takıldı Temo’nun. Parası da vardı. Ancak onlar bu dileklerini gerçekleştirmeden köyleri boşaltılmıştı zorla… Sürgün ve göç bu lal aşkı kocaman bir şehrin avuçlarına itince, Aso’nun lal dili adeta evi çekip çekiştiren ve hasreti unutturan bir sabır kuyusu oldu. Ve Temo anladı ki geri dönüş yok. Söz verdiği şatafatlı evi şehrin göbek yerine kurdu. Çocukları hayatı lal bir dilin zembereğinden çözüp hayatı zülümden öte sevgiye boğarken. Temo, hayali gerçekleşmiş mutlu adam olmaya devam ediyordu hala….
Bu yazı toplam 8288 defa okunmuştur