İbrahim Genç

Araştırmacı ve metot üzerine -1

20 Mart 2012 Salı 22:28

GİRİŞ

Üniversite; toplumu dönüştürme ve ülkeyi geliştirme işlevini görecek en önemli kurum olduğu için her zaman üzerinde konuşulmaya değerdir. Bununla birlikte üniversitelere kimlik kazandıran akademisyenler de kendilerinden beklentinin yüksekliği nispetinde konuş(ul)malıdır. Tabi ülkemizde bugün itibariyle ne üniversiteler ne de akademisyenler kendilerinden bekleneni veremiyor. Bu da topluma yeni bir kimlik kazandırıyor. Böylece her nesil, bir önceki neslin biraz daha gerisine itiliyor; çünkü üniversite, iktidarın baskısı –ki bugün bunun adı YÖK’tür- ya da herhangi bir ideolojinin savunuculuğu sonucunda öğrencilerin gerçek anlamda sorgulama ve araştırma yetisini öldürüyor. Öyle ki Bertrand Russell’ın sürekli kullandığım ifadesiyle “İnsanlar birer deha olarak doğarlar; ama eğitilerek aptallaştırılırlar.”    

Oysa her yıl “akademik yılı açılış konuşmaları”nda akademilerin-üniversitelerin ülke ve toplum için öneminden bahsedilir. Üniversitelerin fikirlerin özgürce tartışıldığı kurumlar olduğu vurgulanır; fakat pratikte üniversitelerde iktidarlar tarafından  –ki bu bir ideoloji ya da din olabilir- bir “korku” aşılanır. Öyle ki akademisyenin aklında bir araştırma konusu filizlendiğinde ya da kendisine bir çalışma sunulduğunda yapılan şey; bunun ne kadar hakikate hizmet ettiği ya da topluma fayda sağladığı değil de Schopenhauer’in ifadesiyle “Sırf yerleşik dinin öğretileriyle, hükümet tasarılarıyla, dönemin hâkim görüşleriyle uyumlu hale getirilip getirilemeyeceğini anlamak için onu derhal sınamaya tabi tutar (1, s. 53).” Bu anlayışın tezahürüdür ki yetişen öğrenciler de bu yolun yolcusu oluyor ve “alan memnun satan memnun” anlayışı toplumda yeşeriyor. Oysa biraz üzerinde durulursa Jean Guitton’un ifadesiyle “gerçek bir eğitimci bir filozoftan asla ayrılamaz (2, s. 8).” Tabi bunun için de akademilerde hakikati her şeyin üstünde tutan, tutkularının esiri olmayan sağduyulu insanların yetişmesi gerekiyor.

Üniversitelerde “hakikat avcısı ve sağduyulu” bir nesil yetiştirmenin iktidar ve yerleşik düşünce için tehlikeleri göz önüne alınırsa insanların hiçbir zaman doğru bir şekilde eğitilmeyeceğini söyleyebiliriz. Çünkü üniversiteler tam kurumsal bir özerkliğe kavuşmadıkça ve akademisyenlerin maaşları devlet tarafından ödeneceğinden ve söz konusu kendi aileleri olunca iktidarın fikirlerinin akademisyenlerce yüceltilmesi doğal olabilir. Bunun sonucunda öğrencinin eğitilmesi tamamen önceden belirlenmiş bir amaç doğrultusunda olur. Şarkının dediği gibi “Ya içindesindir çemberin ya da dışında” ve sen de bu çemberin içine girmelisin. Bu çember YÖK’tür. Eğer ki sen bu çemberin içine girmiyorsan o zaman önceki yıllarda Atilla Yayla, Mesut Yeğen, Özgür sevgi Göral ve başka akademisyenlerin başlarına gelenlerin okunması tavsiye edilebilir.

Böyle bir ortamda yetişen öğrenci acaba ne kadar kendine güvenir ve özgür düşünür? Hocalarına karşı çoğu zaman inanmadığı şeyleri savunmaz mı? Ki hocaları da iktidara karşı aynı tavrı sergilediği için bu da toplumsal bir ikiyüzlülük hastalığı yaratmıyor mu bizde? Bu soruların cevaplarını eminim herkes biliyordur; ama gözlerimizi birbirimizden kaçırtmak suretiyle birbirimizi kandırmaya devam edelim.

Buradan üniversiteye yeni kaydolan öğrencilere gelelim ve yine Schopenhauer’in şu sözlerini okuyalım: “Saf ve masum gençler üniversiteye çocuksu kanıcılıkla giderler ve her türlü bilgiye sahip sözde profesöre, hatta varoluşumuzun küstah sorgulayıcısına, şöhretinin bin dilden coşkuyla duyurulduğunu işittikleri ve derslerini yaşlı başlı devlet adamlarının takip ettiğini gördükleri adama korkuyla karışık hayranlıkla bakarlar (1, s. 82).” Devamında Schopenhauer; profesörlerin her türlü saçmalıklarına ve yalanlarına da öğrencilerin saygı duyacağını ve böylece “iktidarsız, huysuz ve tafralı düşüncelere” sahip bir neslin yetişeceğini söyler. Çünkü öğrencinin düşünme yetisi, bizzat üniversitede profesör tarafından köreltilebilir. Öğrenci de buna karşı kendi kavrayışını özgür bir ortama sahip olmadığı için geliştiremediğinden bu “zihin köreltme tornası”na dirençsiz girer, giriyor. Oysa ne güzel Jules  Lemaitre der ki: “En iyi öğrencim, benimle aynı fikirde olmayandır.”

Bunun önüne geçmek için her öğrenci uyanık olmak zorunda ve buna karşı zihnini geliştirmelidir. Jean Guitton bunun için kitabında herkese düşünce araçlarının nasıl kullanılacağının öğretilmesi (2) gerektiğinden bahseder. Bu düşünce araçları “hayret etme, muhakeme, seçmek”tir. Bütün bunların elde edilmesi için her şeyden önce bir yol izlemek, metot kurmak gereklidir. Çünkü “Metot, bir araştırmadır, bizi gerçeğe ulaştıracak olan yoldur (2, s. 106).” Kendi metodunu kuran bir öğrenci her şeyden önce neyi aradığını bilir ve ona göre daima bir araştırmanın içinde olur. Bu da ona zihnini sürekli kullanmayı kazandırır; düşünce eylemi içinde olmayı sağlar. Bunu yapmayan kişi, üniversitelerde kendisine verilen yığınla fotokopiyi ezberlemeyi bilim sayar. Sınavlarda hafızanın göstermiş olduğu performansı da başarı olarak görür. Ancak “Verilen bir mesele üzerine sağlam bir hüküm verecek güçte değilsek Eflatun’la Aristoteles’in bütün delillerini okusak bile, yine filozof olamayız, bu ilim öğrenmek değil, tarih ezberlemek olurdu (3, s. 16).”

Sonuç olarak bugün üniversitelerimizde verilen eğitim bireyin yaratıcılığını açığa çıkartmaya dayalı değildir. Üniversitelerin özgür beyinlerle dolması için yapılması gereken ilk iş özgür düşünce ortamının sağlanmasıdır. Bunun yanında, ki en önemli olan da, üniversitelerde araştırma ve metot üzerine dersler verilmelidir. Descartes bunun önemini yüz yıllar önce anlamış olacak ki “Metot Üzerine Konuşma”yı yazdı. Kurduğu metoda sıkı sıkı bağlı olan Descartes kurduğu metotla “Bilgimi derece derece arttırmak ve zihnimin fakirliği, ömrümün kısalığı elverdiğince yüksek bir noktaya kadar yavaş yavaş onu çıkarmak imkanı buldum (4, s. 8).” der ve bunun kendisine aklını kullanmayı öğrettiğini belirttir.

Bu konu üzerine 2006’da üniversitede ikinci sınıf öğrencisiyken düşünmüştüm. Bunun sonucunda “Araştırmacı ve Metot Üzerine Genel Düşünceler” adlı ilk makalemi yazmıştım. 2007’de Agora dergisinde yayımlanan bu çalışmamı iki yazı olacak şekilde sizinle paylaşacağım. Tabi ki burada amacım kimseye akıl vermek olmayacak, bu pek iddialı olur benim için; ama bu konu üzerinde düşünmemiz gerektiği mesajını vermek istiyorum. Belki de herkes kendi metodunu kurmaya çalışmalı. İlla ki başkalarının metodunu uygulayacak değiliz. Yeter ki bu konu üzerine az düşünelim ve unutmayalım ki “Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır.”

Kaynakça:

1-  Arthur Schopenhauer, Üniversiteler ve Felsefe, çev:Ahmet Aydoğan, Say yay.
2-  Jean Guitton, Düşünme Sanatı, çev: Cevdet Perin, Remzi Kitapevi
3-  Rene Descartes, Aklın İdaresi İçin Kurallar, çev: M. Karasan
4-  Rene Descartes, Metot Üzerine Konuşma, çev: K. Sahir Sel, Sosyal yay. 

Bu yazı toplam 5310 defa okunmuştur
sabah ul xwer
 // sanço
sevgili kardeşim etmiş bulunduğun söze hacet eylenmez orası kesin lakin türkiyedeki akademiler üzerine düşünmen bu konuya zaman ayırarak kafa yorman sadece boş bir zaman geçirdiğin anlamına geliyor.bu akademilerin içinini ve amacının boş ve yavan olduğunu ıspata gerek yok sonuçta kurucu ideoloji ve devlet aklının ne olduğunu aşağı yukarı herkes tahmin ediyor.. ünivtelerin bu noktada olması şaşırtıcı olmamalı nitekim..ayrıca Schopenhauer un söylediği o sözler hegelin idealizmi ve saf akılcılığına karşı söylenmiş Nietzsche yi yaratan bir anlayıştır... sevgiler...
21 Mart 2012 Çarşamba 01:37