İbrahim Genç

Arapların diktatörlerle imtihanı

05 Mart 2011 Cumartesi 23:40

Arap coğrafyası, birkaç haftadır süren isyanlarla kaynıyor. Meydanlardan yükselen devrim şarkıları tüm Arap diktatörlerini tedirgin ediyor. Uluslar arası kamuoyu, bu isyanlar karşısında klasik çıkar anlayışıyla kendini konumlandırmaya çalışıyor. Buna karşın devrim şarkılarının yükseldiği ülkelerde ise safların neye göre ve nasıl tutulduğunu tam olarak tespit etmek zor. Görünen o ki dikta sistemler devrim ateşini söndürmek için şimdilik rüşvete başvuruyor, reform vaatleriyle zaman kazanmaya çalışıyorlar. Bununla birlikte Libya’da halka yönelik şiddet ve baskı yansıyor objektiflere. Muammer Kaddafi’nin tehditleri çarpıyor halkın isyandan şarkılarına. Arap halklarının devrim macerası nasıl bir sonuç doğuracak kestirmek zor; fakat halktaki bu hareketlenmelerin, “klasik Arap itaatkarlığı”nı sorgulatması bakımından büyük önem arz ediyor.

Tabi belirtmek gerekir ki bu konu üzerinde yeterince durulmuyor. Çünkü herkesin üzerinde durduğu nokta, diktatörlerin devrilip devrilmeyeceği. Öyle ki Arap diktatörlerinin devrilmesiyle sorunların çözüleceği yanılgısı var. Eğer durum bu olsaydı, halkın çok evvelden  geçmesi gerekmez miydi? Madem Arap halkları belli bir bilince ulaşıp şimdi harekete geçebiliyorlarsa neden çok önceden bir faaliyette bulunmadılar? Oysa demokrasi ve özgürlük bilincine ulaşmış bireyler, devleti ve iktidarı kutsamayan bir yurttaşlık anlayışına sahip bir halk çok evvelden sokaklara dökülebilirdi. İşte bu yüzden durumu daha derin bir şekilde analiz etmeliyiz.

Geçmişte ve bugün, gelişmemiş toplumların hepsinde devletin ve iktidarın kutsal görüldüğünü görüyoruz. Çünkü devlet, böyle toplumlar için ilahi bir nitelik taşır. O kadar ileri gidilir ki devletin bekası, toplumun mutluluğundan daha üstün tutulur. Eğer ki devlet şiddet ve baskı uygularsa bu, toplum içinde kendilerinin mutluluğu için yapılmış normal bir durum olarak kabul edilir. Bu konuda Yasin Ceylan’ın “Devlet-birey ilişkisi, güç-itaat ilişkisidir. Güç, doğası gereği zulme ve haksızlığa eğilimlidir. İtaat ise yanlış buyruğa baş eğmeye meyillidir (RadikalİKİ, 20.02.2011).” şeklindeki sözleri de bunu çok güzel anlatıyor.

Şimdi şunu sormalıyız: Arap halklarının belki de yüzyıllardır çeşitli devletlerin-milletlerin ya da dikta sistemlerin boyunduruğunda olmalarının nedeni fazla kaderci ve itaatkar olmaları mıdır? Bunun sosyolojik bir analizinin yapılması ilginç sonuçlar çıkarabilir. Yine de söylemeliyiz ki gelişmemiş toplumlardaki aşırı kaderci anlayış, çoğu zaman olumsuz şartları kabullenmeyi beraberinde getirir. Bu, ruhların usul usul teslimiyetin gölgesine girmesidir. Bireyin zihninin ve toplumun gelişiminin-değişiminin iktidara teslim oluşudur. Bu, yurttaşlık bilincinin kaybolmasıdır ve kul-tebaa oluşun da başlangıcıdır. Kutsanmış iktidarın yaptıklarının çoğu zaman dinle alakası olmayan bir “kanaatkarlık” ile görmezden gelindiği avuntunun sahnesidir. Çünkü kul-tebaa mantığına sahip toplumlar düşünürler ki varlıklarının anlamı, devlet-iktidar-güç üçgeninde şekillenir.

Bu yüzden yüzyıllarca çeşitli egemenlerin kontrolünde yetişmiş Arap halklarının başlattığı isyanların ideal bir sonuç vermesi zor görünüyor. Çünkü Arap halkları yıllarca devlet ve iktidarı kutsal gördüler. Bu sebeple de Arap diktatörlerinin yaptığı nice zulüm, adeta kendilerine kölelik kanıksattırılmış bir ruh havasında algılandı. Bunun sonucunda da Arap topraklarında birçok diktatör yetişti. Yetişen diktatörler varlıklarını gelişmemiş toplum üzerinden ve daha çok da aşiret yapıları üzerinden var ettiler.

Bunun yanında Arap diktaları, Batılı güçlerden de destek aldılar. Batılıların tek şartı, oluşan diktaların kendi menfaatlerine göre hareket etmesini sağlamak oldu. Bu sebeple de Arap diktatörler, halklarının fakirleşmesine karşın durmadan zenginleştiler. Batılı güçlerle iyi ilişkiler kurdular, antlaşmalar yaptılar. Özellikle petrolün üretilmeye başlandığı yıllarda Batılıların, Arap diktatörlerle ilişkilerini geliştirmeleri dikkat çekicidir.  Bu sebeple Arap coğrafyasındaki bu tür hareketlenmeler, beraberinde kuşkulu bir bakış açısının gelişmesine neden olabilmektedir. Çünkü Ortadoğu’daki birçok hareketlenmenin Batılı güçlerce organize edildiği düşüncesi var. Yıllarca diktatörler üzerinden çıkarlarını gerçekleştiren güçler acaba bu diktaları demode mi görmeye başladılar? Bunu kestirmek zor olabilir; ama şu var ki ABD’nin yalanlarla Irak’ı yerle bir etmesi, İslam toplumunun “Özgürlük ve Demokrasi” vaatlerine kuşkuyla bakmalarına neden olmaktadır. Öyle ki bugün Araplar, yağmurdan kaçarken her an doluya tutulma kaygısı taşıyorlar. Çünkü olgunlaşmamış bir bilinçle özgür ve demokrasi için çıkılan yolun, toplumu emperyal güçlerin kucağına götürebileceği riski de var.

Bu durum bana 20. yüzyılın başında gerçekleşen İran devrimini anlatan Amin Maalouf’ “Semerkant”  romanını anımsatır. Romanda Şah’ı devirmek için halk, başta Tebriz olmak üzere birçok şehirde ayaklanıyorlar. Tabi bir taraftan da İngilizler ve Ruslar kendi çıkarları doğrultusunda isyana yön vermek niyetindeler. Sonunda halkın mücadelesiyle Şah devriliyor. Tabi dış güçlerin de etkisi oluyor. Nihayetinde İranlılar Şah’tan kurtuluyorlar ama kendilerini yabancı güçlerin kucağında buluyorlar. Bu durum üzerine romanda isyanın baş kahramanı  Fazıl’a arkadaşı, Şah’ın devrilmesini kastederek “Savaşma amacın da bu değil miydi?” diye sorduğunda Fazıl şu dikkat çekici cevabı verir: “Hayır, işte bunda yanıldın! Ben Şah’ lanetler yağdırabilirim ama savaştığım o değil. Bir despotu yenmek nihai amaç olamaz. Ben, İranlılar özgür olduklarının bilincinde olsunlar diye savaşıyorum. Burada bunu başarmak istedim. Bu kent, Şah’ın ve mollaların vesayetini reddetti, büyük devletlere kafa tuttu, yürekli insanların hayranlığını kazandı. Tebriz halkı kazanmak üzereydi ama kazanmasına fırsat vermiyorlar, bu örneğin yayılmasından korkuyorlar, onları aşağılamak istiyorlar, bu gururlu halk ekmek yemek için çarın askerlerine baş eğecek. Sen ki özgür bir ülkede doğdun, bunu anlaman gerek (s. 217).”

Bugün de Libya ve diğer Arap ülkelerindeki isyanların niteliği çok önemli. Eğer bu isyanlar halkın kendi zihinsel gelişimi ve bilinçlenmesi sonucunda büyüyorsa bu halklar için özgürlük ve demokrasi yakındır. Aksi takdirde bu isyanlar beraberinde uzun soluklu bir savaş ya da esaret getirebilir. Bu sebeple Arap halklarının devrime yükleyecekleri anlam ve bilinçli duruşları büyük bir öneme sahiptir.

Bu yazı toplam 4750 defa okunmuştur