1. YAZARLAR

  2. Erkan Çapraz

  3. Anne Toprak Kokar
Erkan Çapraz

Erkan Çapraz

Yazarın Tüm Yazıları >

Anne Toprak Kokar

A+A-

Gün tüm ihtişamıyla Çarçela dağının deve sırtı gibi kıvrım kıvrım olan uçlarını aydınlatmaya başlamışken, önceki gece yağan yağmur, toprak kokusunu gökyüzüyle buluşturup Aktütün (Bêzelê) köyünün Bayramını kutluyordu. Islak ıslak...

 

Sonbahar yaklaşmış, toplanmayan cevizler kendilerini dallarından küskün bir şekilde bırakıp yağmurdan ıslanan toprağın rahmine teslim ederken, kim bilir belki düşen bir cevizin sesinden irkildi genç kız, gözleri hafifçe aralandı. Sanırım dışarıdaki güzel günün farkındaydı o da.

 

Dışarıdaki kuş ve horoz sesleri, hafifçe aralanan gözlerini fal taşı gibi açtırdı. Yorganının soğuk tarafını yanağına yapıştırıp, kırık dökük pencerenin mütevaziliğine aldırmadan içeri sızan gün ışığına baktı. Yatağından çıktı ve pencereye yöneldi. Aktütün köyünün çevresindeki Konur Vadisi dolusu huzur vardı havada. Bu güzel güne, yüzündeki gülümseme ile "merhaba!" dedi.

 

Belki hava, her günkü havaydı. Her günkü kadar sıcak, her günkü kadar soğuk, ya da rüzgârlı. Ama bugün hava Ronahî için bambaşkaydı.

 

3 abisi gelecekti bugün. Biri hapisten, biri dağdan diğeri ise askerden… Yeniden doğmak gibi bir şeydi bu Ronahî için, zaten 18 yaşını da bugün doldurdu.

 

Bir an için, abilerinin başından geçenler geçti aklından, çocukluğundaki çatışmalı geceleri anımsadı...

 

Günlerce evlerine kapandıkları, silah seslerinde sabahladıkları günleri...

 

Annesinin kendisine seslendiğinin farkına varamaması bundandı...

 

Kahvaltısını yapıp dışarı fırladı. Üç abisi de dün gece Şemdinli'de buluşmuş ve birlikte eve telefon açmışlardı...

 

Şemdinli'den Aktütün'e 30 dakikada geliniyordu artık. Yollar asfaltlanmış, barış sağlanmış, yürekler birlikte atıyordu...

 

 

 

   

Aktütün'ün aşağı mahallesinin girişine asılan ve üzerinde "Bêzelê, Aktütün" yazılı tabelanın yanında almıştı soluğu. Yağmurun ıslattığı toprağa oturamayınca tabelanın karşısına geçip bakakaldı. "Bêzelê" yazısına bakınca çocukken bir gazeteciye (*) verdiği pozu hatırladı. Hemen kafasının üzerinde sinek büyüklüğünde bir helikopter vardı fotoğrafta.

 

Yıllar sonra aynı gazeteci, köyü ziyareti esnasında teslim etmişti "sinekli fotoğrafını" ona...

 

Ne yıllardı onlar ama! Bir yandan helikopterler, bir yandan top atışları, kurşunlar, ölümler... Onar onar, yüzer yüzer...

 

Hafızasındaki bu görüntüleri yaklaşan bir aracın sesi böldü. Abileri olmalıydı.

 

Ama yok, bu sivil araçta sadece bir kişi vardı. Araç Ronahî'nin yanında durdu. Bu, Aktütün Sınır Savunma Karakolu komutanıydı. Muhtemelen Bayraktepe'de yeni yapılan kale gibi karakola gitmek üzereydi.

 

Komutan Ronahî'ye gülümseyerek meraklı bir şekilde sordu:

 

- Hayırdır bu vakitte ne bekliyorsun burada Ronahî?

- Abilerim gelecek birazdan

- Üçü de mi geliyor?

- Evet

- İyi gözünüz aydın. Akşam gelirim ziyaretlerine.

- Tamam Komutanım.

 

Komutan Yüksekovalıydı.

 

Türkiye'de abilerinin "Kürt sorunu" dediği sorun çözüldükten bu yana, Kürt kökenli komutanlar geliyordu Aktütün'e. Ne iyiydi bu komutan. Ne güzeldi böyle komutan. Eskisi gibi değildi artık. Bir askeri görünce korkmuyordu. Zira az sonra gelecek abilerinden biri de askerdi ve geldiğinde anılarını dinleyecekti ondan.

 

Artık Türkiye'de yaşamak daha huzurluydu, okulda Kürtçe ders bile alabiliyordu Ronahi.

 

Ve bunları düşünürken beklediği oldu. Amcası 3 abisini de kavuşturdu ona. Her biri dakikalarca kucakladı Ronahî'yi. Arabaya binip evlerinin yolunu tuttular.

 

Eve vardıklarında babası ve annesi onları bahçe kapısında karşıladı. Yıllar süren hasretler dakikalarca süren kucaklaşmaların ardından eve geçmeyle son buldu. Babasıyla annesi gözyaşlarına hâkim olamamışlardı. Yıllarca, iki oğlu karşı karşıya gelmesin diye dua etmişlerdi. Şimdi her şey bitmiş ama onlar yine de gözyaşlarına hâkim olamıyorlardı. Sevinç gözyaşlarıydı bunlar.

 

Armanç, 15 yıl önce PKK'ye katılmış, bir çatışmada ayağına isabet eden şarapnel parçası nedeniyle sakat kalmıştı. Hasan, Kütahya'da havacılık eğitimi görmüş ve Diyarbakır'da mesleğini askerlik olarak seçmiş, ordu mensubu olmuştu. Azad ise Irak sınırında kaçakçılık yaptığı esnada yakalanmış ve Hakkâri Kapalı Cezaevi'nde yıllarını devirmişti.

 

Şimdi 3 koca yürek, 3 koca insan yan yana oturup sohbet eşliğinde Xezal ananın getirdiği Şemdinli Balına ceviz bandırıyorlardı.

 

Önce Hasan başladı anlatmaya: Askerde tanıştığı batılı arkadaşlarından söz ettikten sonra: "Biliyor musunuz Aktütün'deki çatışmaya ben de katıldım. Uzun süren havacılık eğitiminden sonra beni yardımcı pilot olarak görevlendirdiler. O günleri hatırladıkça kahroluyorum. İçerisinde bulunduğum Kobra, şu arkadaki dağları bombalıyordu. Hiçbir şey yapamadım. Çünkü aklımda hep Armanç vardı. Kimseye bahsedemedim bu durumdan. Neden beni yolladılar halen anlamış değilim." dedi.

 

Bu sözler üzerine şaşkına döndüler. Defalarca kendisiyle telefondan görüşmelerine rağmen böyle bir şeyden hiç söz etmemişti Hasan. Ve Armanç, başını önüne eğip damlattı kucağına birkaç asi gözyaşını.

 

Hasan da o çatışmalarda yaralanmıştı.

 

Abisi miydi onu vuran? Söyleyemedi bunu bir kez daha. Yolculuk esnasında da yine aynı konuyu açmıştı Hasan. Hasan anlattıkça Armanç yıkılıyordu. Ama anlatmadı…

 

Sonra Azad başladı söze. Hapisteyken yaşadıklarını anlatırken konu Ronahî'ye geldi. "Seni televizyonda izlemiştim çatışma günlerinde Ronahî" dedi.

 

Ronahî o korkunç günlerde köylerine gelen televizyoncuların ısrarlarıyla televizyonlara çıkmıştı. O, canlı yayında gözyaşlarına boğulurken abisi de hapiste kahroluyordu. Televizyonların yalancı ve abartılı yayınlarının arasından akan gözyaşları bağrına birer kurşun gibi saplanıyordu.

 

Herkesin anlatacağı çok şey vardı.

 

Herkes çok şey yaşamıştı.

 

En çok da analar.

 

Ama Xezal en çok susandı.

 

Oğulları yaşadıklarını anlatırken derin bir oh çekti Xezal Ana.

 

"Şükürler olsun" dedi sonra.

 

"Şükürler Olsun, bitti!"

 

Sonra herkes sustu.

 

Xezal, Armanç'ın sağ kalan ayağına bakıp: "Sana yün çorap öreceğim yarın" dedi.

 

Armanç Xezal Ana'ya sarılıp "önce Hasan'a ör" diye karşılık verdi.

 

Sonra herkes sustu.

 

Yağmur yağıyor, cevizler çürük de olsa ana rahmine döner gibi toprağa sarılıyordu.

 

Anne'yi koklamak, ona sarılmak...

 

Sadece bu duygu konuşuyordu.

 

Anne'yi koklamak, ona sarılmak...

 

Anne'yi koklamak, ona sarılmak...

 

Anne'yi koklamak...

 

Ona sarılmak...

 

Anne...

 

Koklamak.

 

Sarılmak.

 

Bu yazı toplam 13083 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
37 Yorum