Mehmet Dinç

Ankara’da Barış’ın Adı: Mezbaha

19 Ekim 2015 Pazartesi 14:47

Çok sıcak, üstelik bindiği dalı kesen ve bitmeyecek gibi uzayan bir yazı geride bırakmıştık. Bir sürü hasardan, savrulmadan sonra, turnaların eşlik ettiği hareketli bir trenin son vagonuna yetişir gibi yetişmişti imdadımıza sonbahar. Hüzünlerimizi de birlikte götürdükten sonra bahar kıvamında Eylül’ü feda etmeye hazırdık. Yaşadıklarımızı unutmayacaktık! Fakat daha fazla çocuk, daha fazla genç, daha fazla kadın ölmeyecekti. Bununla birlikte barut kokusunun sindiği, ormanlar ve ceylanlar, vaşaklar, tırtıllar, kaplumbağalar ölmeyecekti, öyle umuyorduk. Evet, kara bir leke gibi yangın yerleri kocaman bir alanı kaplasa da meşe ağaçları küllerinden doğacaktı; palamut dökecekti, umudumuz vardı. Böylece insan olmanın zavallılığına, huzuru gördüğünde zaaflarının doğasına akan dayanılmaz hafifliliğine dönecektik.

Toplu ölümler, kurşunlarla bedenleri parçalanan yaşlı ve çocuk ölümlerini de geride bıraksak da karartma gecelerinden arta kalan flu gündüzlerin gölgesinde sokağa çıkma yasağı ilan edip, sokaklarda dolaşan namlularının ucunu insanın göğsüne odaklayan özel eğitimli askerlerin kışkırtıcı bakışları daha sönmemişti. Umut ve umutsuzluk arasında Araf’taydık. Yangın alanına dönmüş, çıldırmış bir ülkenin, yumuşak bir inişle yörüngesine oturmasını dilemekten başka umarımız kalmamıştı. Yazın bitişi yeni bir milat olacaktı belki de…

i-1-20151019150057.jpg

 Yangın yerinde dönmüş bir ülkeden, yangın yerine dönmüş bir ülkeyi izleyenlerin ülkesinin kalbine doğru otobüslerle yolculuk yapıyorduk. Ülke çok büyük olunca, bazı kentler gibi bizlerde bir gece bir gündüzden sonra ulaşabilecektik, başkente. Yol çoğaldıkça ya da varacağımız yer yaklaştıkça, bir ülkenin coğrafi büyüklüğünü, insan çeşitliliğini, bin bir renkli gül bahçeliğini yakından idrak edebiliyorduk. Şehirlerarası tesislerde, bir anda bin, iki bin, üç bin insan bir araya gelebiliyorduk. Birbirimizi tanımasak da aynı yolun, aynı özlemin, aynı sevdanın, aynı geleceğin, aynı acıların, aynı son durağın yolcularıydık. Uykusuzluktan çevreye pörtlek pörtlek baksak da eni sonu yüklendiğimiz umut tüm yorgunlukları silip atıyordu.

Güneşin ilk ışıkları Ankara’nın caddelerini ve kaldırımların kenarlarında duran ağaçların yorgun düşmüş dallarına değdiği anda silkeleniyoruz biz de. Onca insan kalabalığını görünce de yorgunluk tarihi garın arkasında bıraktığımız otobüslerde kalıyor. Huzurlu bir  uykudan uyanmış gibi bizlerde kortejin başladığı yöne doğru yol alıyoruz. Megafonlarını, ses cihazlarını yanında getirenler, davul ve zurna ile kalabalığa karışmış Ankaralı Çingeneler, ezilenlerin melodilerini çalıyorlar. Ülkenin her yanından gelmiş, mühendisler, doktorlar, hemşireler, öğretmenler, işçiler, ezilenler, emekçiler ve bunların hepsinin toplamı ötekileştirenler,  kendi komünleri içinde halaya duruyorlar, barış türküleri seslendiriyorlar. Orada olanlar ya da orada olanlara şahit olanlar, Ülkenin böylesi bir birlikteliğe, bir ağrı kesici gibi ihtiyacı olduğuna yemin edebilirlerdi.

i-2-804.jpg

Dev bir şemsiyenin gölgesinde kortejin sonunda durmuş bunları izliyorduk. Bir an çocukluk yıllarımızdaki şehir müsamerelerinde hissettim kendimi. Bu ara pankartlarımız ve söylemlerimiz beğenilmiş olacak ki birçok insan çevremizde birikti. Savaş yorgunu bir bölgenin orta yerinden geldiğimizden olacak bir Ankara mitingi hatırası olsun diye bol bol resimlerimiz çekildi. Bu ilgi aylarca süren kanlı sıcaklardan sonra içimizin umut rüzgârlarıyla ürpermesine neden oluyordu. Yine de içimde bir türlü teskin edemediğim bir boşluk vardı. Durduğumuz yeri beğenmiyordum galiba. Bütün illerden binlerce insanın geldiği düşünüldüğünde çok gerilerde kalmıştık.

Neden daha önlere gitmeyelim ki? Savaş yorgunu bir coğrafyadan gelmemiz bize bu hakkı tanımaz mıydı? Bir iki telefon görüşmesinden sonra daha önlere gitmemiz gerektiği kanısı da iyice yerleşti, biz önde bulunan birkaç arkadaşta. Böylece kafilemize de bu açıklamayı yaparak ve yürüyüş başlamadan daha önde bir yerlerde kortejde bir yer bulma telaşıyla öne doğru atıldık. Ayaklarımız rüzgâra kapılmıştı sanki. İnsan kalabalığını yarıyoruz, aralarından geçiyoruz, değdiklerimizden özür diliyoruz, aynı zamanda da ilerliyoruz. Kaç dakika kaç yüzyıl boyutunda uzadı bilemiyorum. Yatağını bulan ırmak misali gözümüze kestirdiğimiz önlerde bir yerden kortejdeki yeni yerimize varmıştık artık.

Ardımızda bir dal kırılması gibi “çıt” diye bir ses geldiğinde, bu sesin olsa olsa bir eşyanın yere çarpma sesi olarak duyularımıza yedirdiğimizde ya da olsa olsa miting süslemesi için yolun kenarlarına bağlanmış devasa balonların helyum sıkışması olduğuna yorduğumuzda da duyularımız en kötü hale doğru makas değiştirmeye direniyordu.  Odysseus’un güzel sesli, korkunç yürekli Musaların adasının kıyısından geçerken, tuzağa düşmemek, güzel melodilerin peşinde Musaların ağına düşmemek için, bal mumu ile kapladığı kulaklarını ve buna rağmen geminin direklerine kendini bağladığı pasaj geldi aklıma. Ilık bir havada, parlak güneşte ve birçok dostun bir arada olduğu güzellikte bağrını bize açmış sonbaharın tuzağını anlamamıştık. Oysa huzurlu, güzel günlerin çok uzaklarda olduğunu bir yaşam boyunca yaşamıştık aslında.

Ölümün soğuk ürperişini, gözleri bağlı bir esirin ensesine dayanmış namlu gibi hissettiğimizde, dönüp ardımıza bakmaktan başka çaremizde kalmamıştı. İkinci bomba bir nefes alımı süresi kadar geride bıraktığımız şemsiyeyi de alevlere katarak havada bir petrol bacası yangını gibi belirdiğinde ve parçalanan birçok bedenden tok bir ses yankılandığında gerçekliğimizin ayırdına varmıştık artık. Boğazlanmış, parçaları ortalığa saçılmış kan revan içinde kalan bir mezbahada, hemcinslerinin ölümünü seyreden ve sıranın ne zaman kendilerine geleceğini bilemeyen kurbanlık koyunlar gibi yerimizden kıpırdamadık. Bu bir anlık algılayıştı. Algılarımız içinde bulunduğumuz gerçekliğe döndüğünde artık yaşamanın ya da boğazlanmanın bir önemi yoktu o can pazarında. İnsanlar ölmüşken, çalan telefonlarımıza cevap verirken “bizde bir şey yok,” demekten kaçamadığımız, bununla birlikte de hayatımızın en utanç verici cevabını da verdiğimizin ayırtındaydık. Saniye farkıyla ölmekten kurtulanlar, saniye farkıyla ölüme yakalananlar, bir vücudun uzuvları gibiydi çünkü. Vücudun bir bölümü parçalanmışken, hiçbir insan evladı “bana bir şey olmadı,” diyecek sağlığa sahip değildi. 

Her geçen saniye ölenlerin sayıları yükseldikçe, ülke yeni bir kaosa sürükleniyordu. Hastanelerin önü kalabalaştıkça, ölülerini hastaneye yetiştiren ölü sahiplerinin, ölüm haberini bir de doktorlardan teyit ettiklerinde feryatlar, isyanlar ve öfkeler göğü deliyordu. İnsan milenyum çağında yüzü Avrupa’ya dönük bir ülkenin, hiç olmazsa başkentinde böyle bir katliamın yaşanacağına inanamıyordu. Olayın şokunu atlatamamış, korkudan titreyen yer yer boyası açılmış sarı saçlı bir kadının ağlamasına şahit olduğumda, Suruç katliamında bir Kürt kadınının dediği cümle geldi aklıma. “Biz alışkınız da batıdan gelip ölen çocukların ailelerine ne diyeceğiz?”

Kan bağışı için hastanelerin önüne akın akın gelen insan kalabalığı bu duruma isyan edercesine protesto yürüyüşlerinde, protesto sloganlarında bas bas bağırıyorlardı bu durumu.  Bize de yaralıları elden ele, ambulanstan ambulansa, arabadan arabaya taşımak düşmüştü. Kafilemizden üç yaralı vardı. Saatlerce süren ameliyatlarından sonra memleketten aileleri gelmişti yaralılarımızın. Miting yetkililerinin de telkiniyle, şehir dışından gelenlerin otobüslerine binip memlekete dönmekten başka yapacak bir şeyleri de kalmamıştı.

Dönüş yolunda bin yıllık yorgunluğu bastıracak, iç organları kaldırımlara saçılmış temiz yüzlü insanların yası ve bunu yapanların öfkesiyle doluyduk. Gidip de dönemeyenler, ocaklarına ateş düşünler ve yaralanıp hastanelerde kalanlardan sonra, suya sabuna dokunmadan eve dönüyor oluşumuz, bir yaşam boyu eksik bir yan bırakacaktı bizde.

Anlaşılan savaş bitmemişti, üstelik giderek korkunç bir hal alıyordu.  Barış yanlılarını susturmak için savaşı Anatolia sahasına taşımışlardı. Ölümlere sevinecek kadar, hepimiz bu nefretlerin kurbanı olacaktık. Peki, ne için? Düşen maskelerini saklamak ve yeni bir savaşın tohumlarını atmak için, yeni nefretler yaratmak için, yeni bayraklar, yeni sözcükler için. Peki, onlar için mi yaşıyorduk? Çocuklar doğurup savaşlara göndermek için mi? Ya da kentler kurup yerle bir etmek için mi? Ya da bin yıllık birlikteliği unutup birbirimizi boğazlamak için mi? Böyle giderse hepimiz istemediğimiz ve sorumlusu olmadığımız savaşlarda ölecektik.

Geri dönüş yolculuğu boyunca bunlar vardı düşüncelerimizde. Memlekete vardığımızda, neden vardığımıza, neden eve gitmemiz gerektiğine ve neden yorgun olduğumuza cevap bulamıyorduk. Geride yüzlerce ölü bıraktıktan sonra yaşamın tadı ve rengi bir daha uçmuş gitmişti. 

Bu yazı toplam 11097 defa okunmuştur