İbrahim Genç

Ana dil / baba devlet

02 Mart 2012 Cuma 22:03

İnsanoğlunun kendi hayatını bir düzene sokacak faaliyet içinde olmasının kullandığı dil ile yakından bir ilişkisi vardır. Çünkü insan; çevresinden edindiği bilgi ve izlenimler sayesinde anlam dünyasını kuruyor ve bunu zamanla farklı etkileşimler içinde bulunarak zenginleştiriyor. Bunlar neticesinde de birey, düşünen ve düşündüklerini dille aktaran bir konuma geliyor. Dille sağlanan bu iletişim; birey-doğa- doğa-toplum ilişkisini de belirliyor. Böylece her toplum, sahip olduğu tüm zenginlikleri ana dili ile muhafaza edebiliyor ve geleceğe taşıyabiliyor. Ayrıca unutmamak gerekir ki her toplumun ana dili, dilin düşünceyle olan bağlantısından dolayı aynı zamanda kültürü de yaratıyor.

Bu sebeple ana dilin toplumların varlığı ve ilerlemesi için ne kadar önemli olduğu hemen herkes tarafından bilinir ve dile getirilir. Öyle ki bazı ülkeler dilin kendi canlılığından dolayı yaptığı alıntılamalar konusunda bile hassasiyet gösterebiliyor ve dilin korunması için önlemler alma yoluna gidebiliyor. Bazen dile yönelik bu yaklaşımlar, dilin kendi bünyesine aykırı olan müdahaleleri de beraberinde getirebiliyor. Bu tür kompleks-paranoyak tavırların toplumlarda yeşermesinin şüphesiz toplumlarda artan milliyetçiliğin büyük etkisi vardır. Ki her bakımdan “teklik” yaratmak isteyen birçok ülke milliyetçilik doğrultusunda dili kullanmıştır. Çünkü dil, milliyetçiliğin adeta kurumsallaşması için yegane araç olarak görülmüştür.  Bu amaçla “Dilin hem bir sembol hem de bir araç olması nedeniyle her ulus-devlet, toplumsal dönüşümün arzulanan tekçi-standart doğrultuda seyretmesini sağlamak için dile karışır. Dil yönetilir, yönlendirilir ve hatta yeniden yaratılır. Herkesin bu ulusal dili konuşması için çeşitli mekanizmalara başvurulur. Bu meyanda tüm devlet faaliyetlerinin tek dilden yürütülmesine başlanır ve ülke içinde farklı dili konuşanlara seçilmiş olan dil dayatılır (Dil Yarası, Disa yay. Ekim 2010).”

Böylece birçok dil, egemen unsurun ideoloji-politikaları doğrultusunda ya egemenin diline asimile edilmeye çalışılır ya da asimile edilmeye çalışılan dil üzerinde imha çalışmaları yürütülür. Bu tür politikalar, birçok ülkenin geçmişinde uygulanmıştır. Ki Norveç gibi şimdi kendi halinde, huzurlu, özgürlükler ülkesi bile 20. yüzyılın başında “Norveçleştirme” politikası izleyebilmiştir. Aynı şekilde 1990’ların başına kadar Güney Afrika’daki Apartheid yönetimi, Franco İspanyası, Fransa’nın 1950’den önceki yönetimi ve daha birçok ülke bu yola başvurmuştur. Ülkemizde ise bu politikanın adı Türkçeleştirmeydi. Bu doğrultuda bütün Anadolu halklarının birlikte el ele vererek kurdukları Cumhuriyet’in tüm kurumları Türklük dışında kalan tüm halkları asimile etmek için her yola başvurmuştur. Fakat şu dikkat çekicidir ki inkar ve imha politikasını sürdüren sistemler, kendilerinden beklenmedik bir şekilde eğitime çok önem verirler. Çünkü “Okulun bu işlevselliği nedeniyle ulus-devlet, eğitimi ve eğitim hakkını diğerlerinden ayrı değerlendirir ve bu konu üzerinde daha fazla durur. Gellner, bireylerin diğer haklarını kısıtlamaktan ve ihlal etmekten çekinmeyen devletin eğitim hakkı gündeme geldiğinde, bu hakkı çiğnemenin aksine, herkesi bu haktan yararlandırmaya çalıştığını belirtir (a.g.e).” Çünkü Bernard Lewis’in deyişiyle “Bir milletin kültürünü kontrol etmek, o milletin dilini kontrol etmekle; bir milleti imha etmek ise nesilleri mazisinden, tarihinden, bilhassa milli ve manevi anlamda koparmakla mümkündür.”

DEVLETİN ANA DİLLE İMTİHANI

Ana dilin ne kadar önemli olduğunu sanırım Türk bilim adamları ve siyasetçileri kadar kimse bilemez. Dolayısıyla normal şartlarda herkesin ana dilin önemini idrak etmiş-edebilen birinden beklentisi “kendi dili için istediğini başka bir dil için isteyebileceği” şeklindedir. Ki hem çelişkiye düşmemek hem de dünyada kabul görmek için evrensel kabullere riayet etmek gerekir. Bunun tam tersi çeşitli ülke politikaları ve kişisel egolar peşinde koşanların bir halkın ana diline yönelik yasaklara mantıklı bir kılıf aramaları onları daima gülünç duruma düşürmüştür. Bu anlamda ülkemizin 1930’lu yıllarda yaşadığı Güneş-Dil teorisi deneyimi bugün “mazide tebessüm edilecek bir anı” olarak değerlendirilmektedir.

Yazımızda ülkemizin politikacı ve akademisyenlerinin dilin- ana dilin öneminin farkında olduklarını söyledik. Bugün İslam’a hizmet etmek (!) amacında olan Fethullah Gülen bile dünyanın her tarafında Türkçe eğitim veren okullar açmak için büyük gayret sarf etmekte, Afrikalı çocukları Türkçe olimpiyatlarında Türkçe konuşturmanın sevincini yaşamakta ve bunlar üzerine Meclis Başkanı Cemil Çiçek “Afrikalıya Türkçe öğretmenin gururunu” paylaşabilmektedir. Fakat Kürtlere Kürtçeyi unutturup tamamen Türkçeyi benimsetmediği için de hayıflanabilmektedir. Başbakan Erdoğan, Almanya’ya gidişleri yarım yüz yıl olan Almanyalı Türkler için ana dilde eğitim isteyip Almanyalı Türklerin dillerini korumaları ve geliştirmelerini salık verirken Kürtlerin kendi anayurtlarında ana dilde eğitim talep etmelerini bölücülük olarak görüp buna karşı çıkabilmektedir.

Bu anlamda Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın yaklaşımı da üzerinde durulmaya değerdir. Çünkü Bülent Arınç, egemenin kendi dili dışında kalan dillere olan küçümseyici bakışının dışa vurumudur. Ki yazımızda da vurguladığımız gibi bu tür zihniyetler, kaçınılmaz olarak çelişkiler içinde yüzmektedir. Yakın bir zamanda Meclis’te Kürtlere her türlü haklarının verileceğini dile getirip kısa bir zaman sonra “efendi”nin kölelerine üsten bakan tavrıyla Kürtçenin medeniyet dili olmadığını ima edip ana dilde eğitime karşı çıkabiliyor. Bu yaklaşımı sergileyen zihniyetin hangi amaç ve mantıkla TRT 6’yı (ki bu kanalda çocuklar Kürtçeye ilgi duyar korkusuyla çocuklara yönelik program yapmak yasak) ve Kürt Dili Edebiyatı bölümü açtığının sorgulanması gerekir. Çünkü bir tarafta İktidar olarak Kürt diline yönelik açılımlar yaptıklarını iddia edip diğer taraftan mahkemelerin Kürtçe için “bilinmeyen bir dil” türündeki yaklaşımları güven vermiyor.

Bütün bunlar bir çelişkiden ziyade aslında köklü bir politik bilinçtir. Fakat gelişen dünyanın bireylerde ve toplumda yarattığı özgürlükçü konjonktürden dolayı sistem sürekli faka basıyor, çelişkilere düşüyor. Sistemin çelişkiyi kazanca çevirme gayreti de Devlet Bahçeli’nin “Kürtçe karnınızı mı doyuracak?” şeklinde bir politik manevra halini alıyor. Buna benzer şekilde kimileri de “Kürtçe ana dilde eğitimi ne yapacaksınız? Zaten yakında herkes İngilizce konuşacak” şeklinde basit bir yaklaşımda bulunabiliyor. Bütün bunların ortaklaştığı nokta, karşı oldukları dilin onuruyla oynamaktır.

Ki dil bazen o kadar aşağılanır ki bazı insanlar ana dillerini konuşmaktan utanır hale gelip, egemenin zarif konuşmasını taklit etmeye çabalar. Bunu destekler anlamda 1926’da Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Saraçoğlu’nun “Kendi (Kürt) davaları açısından kültürel düzeyleri çok düşük, zihniyetleri çok geri, Türkiye’nin genel politik yapısı içinde yer alamazlar… Daha ileri ve daha kültürlü Türkler ile rekabet içinde yaşam mücadelesi vermeye ekonomik olarak uygun olmadıkları için azalıp tükenecekler... Gidebilenler İran ve Irak’a göç edecekler, geri kalanlar ise yalnızca zayıf olanın tutunamaması ilkesine tâbi olacaklar (a.g.e.)” şeklindeki sözleri gayet açıklayıcıdır. Ki buna benzer şekilde 1930’da İçişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan genelgede de Türkçeden başka bir dilde konuşanların kıyafetlerinin, şarkılarının, geleneklerinin kötü gösterilmesi gerektiği dile getirilmiştir.

Bu yazı toplam 4391 defa okunmuştur