İskender Kahraman

Altın Kadeh’in Cazibesi

03 Mayıs 2015 Pazar 13:49

Dahi düşünür, ressam, mucit Leonardo da Vinci’nin de ‘Son Akşam Yemeği’ adlı tablosunda resmettiği ‘Kutsal Kâse’ meselesini az çok bilirsiniz.

İnanıldığına göre ‘Kutsal Kâse’, Hz İsa’nın havarileri ve karısıyla birlikte ‘Son Akşam Yemeği’nde içki (su) içtiği Kasêdir.

Bir diğer rivayete göre ‘Kutsal Kâse’, şimdiye kadar kilisenin, Hıristiyan otoritelerinin gizlemiş olduğu İsa’nın karısı olduğuna inanılan ‘Meryem ve kızı ‘Sara’yı sembolize eder.

Bir ötekine göre ise ‘Kutsal Kâse, Hz İsa’nın gizlenmiş, saklanmış hayatının kendisi, ya da hayatının gizemlerinin sembolüdür.

Gerçekte ise ‘Kutsal Kâse’nin ne olduğu bir muammadır.

Fakat benim bahsetmek istediğim kâse ‘İsa gibi yüce bir ruhun içinde su içtiği, tahtadan yapılı köhnemiş ‘Kutsal Kâse’ değildir.

Bahsetmek istediğim, lanetli, harami olan; gücün, saltanatın, zulmün ‘Altın Kadeh’idir.

Gücü eline geçirenin, insanların gözüne sokup kaldırdığı kadehtir. Gücün kendilerinde olduğunu ve kendilerini diğer insanlardan üstün olduğunu gösteren...

Bildiğiniz gibi Erdoğan, iktidara gelmeden önce ezilmişlerden, mazlumun haklarından, insanların eşitsizliklerinden bahsedip duruyordu.

Bu ülkede adil paylaşımın olmadığını, haksızlıkların diz boyu olduğunu ve iktidara geldiğinde bu gibi haksız uygulamalara izin vermeyeceğini dillendiriyordu.

Derken Erdoğan tahta çıktı ve 13 yıldır gücünün doruğunda. Daha da devam edeceği kesin. Fakat dünya şahit ki o, geleli beri ne hak kaldı ne hukuk, ne düzen kaldı ne nizam…

Mazlumun hakkını savunacağım derken onun düşmanı, zulmün dostu ve uygulayıcısı oldu.

İnsanlar çöplüklerde dahi yiyecek bulamazken kendisi, çocukları, ebeveynleri, yandaş ve dalkavukları lüks saraylarda, konaklarda yaşıyorlar.

Dinden, imandan, fakirliğin faziletlerinden bahsedip sade yaşamı kutsuyorlar. Fakat öte yandan böbürlenerek, bin dolarlık ‘Altın Kadeh’lerde su içiyorlar.

Suudi Arab kökenli Selefi-Vahabi inanışını her şeyin üstünde görüyor, tüm dünyayı, insanları bu dar görüşe göre yönetmek ve kullanmak istiyorlar.

Ki bu inanış Muhammedi olduğunu söylüyor ama gerçekte ise ne Muhammedi’dir ne İslami…

Hatta Hz Muhammed’in lanetlediği akımdır. (Bakara. 6'dan 20’ye kadar)

Kendinden olmayanın katlini vacip gören bu sapkın inanış ne ana dinliyor ne baba. Ne oğul dinliyor ne de kardeş… İktidar için herkesin kafasını boynundan ayırır.

Kısacası, kendilerinden olmayanları köleleştirme, dışlama, sapkın, kâfir ve hain ilan etme bu inanışın kültürüdür.

İşte bu iktidar da onlardan olmayanlara aşağılık köleler gibi bakıyor. Onlara karşı çıkanları hapsediyor, açlıkla terbiye edip onlara iş vermiyor.

O, onlar geleli haksızlıklar katlandı, fakirlik arttı, her şey daha da pahalandı ve hayat giderek zorlaşıyor.

İnsanlar arasındaki sevgi azaldı, tahammülsüzlük, kutuplaşma ve nefret arttı.

Biraz araştırılırsa Hitler öncesi Almanya ile bugünlerdeki Türkiye’nin geçirmiş olduğu süreçlerin benzerliği fark edilecektir.

Hitler öncesi Almanya’da 1. Dünya savaşının izleri henüz silinmemişti. Ekonomik kriz, hayat pahalılığı insanları canlarından bezdirmişti. Adaletsizlikler, haksızlıklar hat safhadaydı. Alman halkı umut verecek bir kurtarıcı ya da bir doktrin bekliyordu.

Derken Hitler tam da bu esnada çıktı. Alman halkına kurtuluşu vaat etti. Ekonomik refahı, demokrasiyi…

Göz boyamak için başta birçok cesur ve yapıcı adım da attı.

Sonra ne mi oldu? Alman halkı tarihinde görmemiş acıları ve yıkımı yaşadı. Hitler’in etrafa saldırmasıyla dünya en büyük savaşa girdi ve 50 milyondan fazla insan öldü.

Yani her tarafta ölüm, yıkım ve gözyaşı…

AKP ya da Erdoğan öncesi Türkiye de benzer durumdaydı. Erdoğan bir kurtarıcı gibi geldi ya da sunuldu. Haksızlıklara karşı çıktı. Sağlık reformu yaptı. Başka alanlarda da cesur adımlar atıp insanlara umut dağıttı.

Dinden imandan haktan bahsetti.

Ta ki kendi tabanını oluşturana kadar, yönetim araçlarını eline geçirene kadar…

Sonra ne mi oldu? Türkiye’nin çökmüş dış politikası, çürümüş ve gerilim üzerine olan iç politikası ortada.

Bu uluslar arası Vahabi-Selefi grup el ele vererek Libya’yı, Mısır’ı, Suriye’yi, Irak’ı ve Yemen’i kan gölüne çevirdi. Şimdi ise savaş merkezini Kürdistan yapıp İran ve Lübnan’ı yok etmeye çalışıyorlar.

İçerde ise bir yandan kala kalmış bir iki farklı etnisiteyi birbirine kırdırma ya da hepsini kendilerine benzetme çabası içerisinde olan bir faşizm öte yandan tek tip insan yaratmak için kalitesiz ve bilimsiz bir eğitim sistemi; hayat pahalılığı, kazık elektrik, kazık su, kazık gaz… Kazık, kazık, kazık… Say say bitmez.

Ve memleket gümbür gümbür hem iç hem dış savaşa yürüyor. Ve bunlar daha başlangıç sayılır. Çünkü tüm inciler dökülmüş değil.

Pekiyi, memleketin, halkın bu durumda olması umurlarında mı? Hayır. Çünkü bu uğurda milyonlarca insan ölse de tek amaç suni (Selefi-Vahabi) anlayışının gerek Türkiye’de gerek Dünya’da kurumsallaşması; bu anlayışta olmayana yaşam olanağı verilmemesi ve gücün sembolü olan ‘Altın Kadeh’lerin ihtişamıdır.

Bu yazı toplam 12912 defa okunmuştur
beraber yürüttük
 // şair
Beraber yürüttük biz bu yollarda
beraber ıslattık halkı tomalarla
evde sakladığım o kasalarda
para her şey para çatırdatıyor...
04 Mayıs 2015 20:31