İbrahim Genç

AKP’nin dayattığı, hendeğin anlattığı

07 Aralık 2015 Pazartesi 08:52

AKP’nin Dayattığı, Hendeğin Anlattığı Çözüm ve barış sürecinin konjonktürel siyasal hesaplara kurban edildiği günden bu yana asker, polis, sivil, gerilla yüzlerce insan yaşamını yitirdi. Bununla birlikte Kürt coğrafyasında sistemik askeri bölge ilanları ve sokağa çıkma yasaklarına bağlı olarak meydana gelen göçler Kürt halkının ekonomik ve sosyal varlığını da yok etti.

Dolayısıyla Kürt siyasal hareketinin güçlü olduğu şehirlerde hendek ve barikat gerekçesiyle yapılan

operasyonlar, hukuk çerçevesini aşarak kentlerin yıkımına dönüşmeye başladı. Bunun sonucunda 90’lı yıllarda köylerini terk etmek zorunda kalıp şehirlere yerleşen Kürtler, bugün de mahallelerinin ağır ateş altında kalmasından ötürü buradan da göç etmek zorunda kalmaktadırlar. Bugün 17 ilçe ve kent merkezlerinde bugüne kadar 117 saatten fazla ilan edilen sokağa çıkma yasağına bağlı olarak sadece Silvan’da 20 bin kişinin göç etmiş olması durumun vahametini göstermektedir. Buna rağmen Kürt illerinde sokak çatışmaları bir kısırdöngü şeklinde devam ederken AKP iktidarı, yoğun Ortadoğu gündeminde herhangi bir çözüm üretmemektedir.

“Kamu güvenliği” gerekçesiyle bugün inatla sürdürülen politikanın çözüm olmadığı geçmiş pratiklerle tecrübe edilmesine rağmen AKP’nin rasyonel temelleri olmayan bu politikada diretmesinin büyük riskler taşıdığı bilinmelidir. Çünkü bu süreçte Kürt halkını adeta çıldıracak gayri ahlaki uygulamalara bağlı olarak işler her an kontrolden çıkabilir. Ama anlaşıldığı kadarıyla AKP’nin Ekim 2014’ten bu yana devreye koyduğu güvenlikçi bir konsept söz konusudur. Bu süreçte çıkarılan iç güvenlik yasası da bugünlere hazırlık çalışmasıdır.

Buradan hareketle şu hendek ve barikat meselesine dönelim. Çünkü anladığımız kadarıyla bu konuda kafa karışıklığı mevcut. HDP Mardin Milletvekili Mithat Sancar, 64. Hükümet programının görüşüldüğü gün TBMM Genel kurulundaki konuşmasında dikkat çekici bir şey söyledi: “Hendekler meselesi… Sorun, o gün bu süreçte yer alanmbakanlarınıza sorun, hendekler meselesi müzakere masasına geldi. Bu mesele Aralık ayında 2014’ün Aralık ayında gündeme geldi ve bunların kapatılması için İmralı talimat verdi, anlaşma sonucu. Bunlar tarihe geçti. Bunların şartı neydi. O gün kapandı, neden açıldığını masayı devirenlere, savaşı başlatanlara, savaş konsepti uygulayanlara soracaksınız. Sorun o gün hendeklerin kapatılması karşılığında hükümet ne taahhüt etti ve niye bu taahhütleri yerine getirmedi” 

Hendekleri devlet kapattırmadı

Buradan anlaşıldığı kadarıyla ileride savaşın varacağı boyut saptanmış ve buna yönelik de devlet ile İmralı arasında bir karar alınmıştır. Bu sebeple Aralık 2014 – Ocak 2015 kendi içinde önemli gelişmeler barındırmaktadır. Bugüne kadar gelinen süreçte belirttiğim iki ayda Cizre’de meydana gelen gelişmeler adeta bugünü hazırlamaktaydı.

Hatta Ocak 2015’te yazdığım “Çocuklar Ölürken Barışı Düşlemek” yazısında da “İnsanların hâlâ polis kurşunlarıyla katledilmesi, katillerin ortaya çıkarılmaması, 90 yıllardaki gibi plakasız polis araçlarının varlığı ve üstüne üstlük Cizre örneğinde olduğu gibi tartışmalı- sabıkalı emniyet müdürlerinin hassas yerlerde görevlendirilmesi kuşkulara neden oluyor. Tüm bunların sonucunda 90’lı yıllarda olduğu gibi Cizre’nin çatışma için özel bir bölge olarak seçildiği izlenimi uyandırıyor.” sözleriyle kaygılarımı dile getirmiştim.

Aynı yazıda “İginçtir; 21-24 Aralık’ta (2014) YDG-H’nin de yer aldığı Komalên Ciwan yaptığı toplantıda yüz kapatma, otobüs yakma vs. gibi konularda önemli karar alırken Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç Hüda Par ile görüşmeler sürdürüyordu. Tabii sadece birkaç gün sonra 27 Aralık’ta Cizre’de çıkan olaylarda Yasin Özer (19) ve Barış Dalmış (15) katlediliyor. Olaylardan sonra Arınç, Hüda Par’ın mazlum ve mağdur olduğunu belirterek, Hüda Par’ı daha da cesaretlendiriyordu.” diyordum. Her şeye rağmen görüşmeler neticesinde Cizre’nin Sur, Nur ve Cudi mahallelerinde hendeklerin kapatılması kararlaştırılıyor; ama önceki olaylarda yaralanan Zeki Alar’ın (32) ölüm haberi gelirken polisin mahallelere girmesiyle Ümit Kurt (14) katlediliyor ve 12 yaşındaki Muhammed Soğat da polisin attığı gaz kapsülüyle gözünden yaralanıyordu. Bu olaylardan sadece birkaç gün sonra olayları yatıştırmak için Cizre’ye DTK ve HDP heyetinin gittiği gün 12 yaşındaki Nihat Kazanhan katlediliyordu.

MGK’da ‘Son Türk yurdu’ vurgusu

Bundan sonraki süreçte 28 Şubat’ta Devlet ve İmralı arasında kararlaştırılan Dolmabahçe Mutabakatı ve bunun sonucunda Mart 2015-Nisan 2015’te atılacak adımlar belirlenmesine rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Mart 2015 başında bu mutabakatı tanımaması ve süreci tamamen reddetmesiyle yeni bir süreç başladı. Ki bu sürece Kürt muhalefetinin misillemesi “Seni başkan yaptırmayacağız” şeklinde oldu. Dolayısıyla burada HDP’nin tavrı, durduk yere ortaya çıkmış nedensiz bir şey değildir. Bu sert muhalefetin nedeni, HDP’nin AKP cenahından ve MGK’lardan aldığı istihbaratlardı.

Tam da bu noktada birkaç gün önce HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Washington’da yaptığı şu açıklamayı hatırlatmakta fayda var: “Milli Güvenlik Kurulu’nda şöyle bir kararlaşma yaşandı: HDP farklı bir ivme ve motivasyon yakaladı ve bu gidişle bu oy artış ve nüfus artış hızı alt alta toplandığında, iki seçim olmasa üçüncü seçimde iktidardalar… Cumhurbaşkanı’yla ortaklaştıkları nokta budur. 7 Haziran seçimlerinin devlet tarafından tanınmamasının nedeni budur. Şöyle denildi kabaca söylüyorum, MGK’yı dinlemiş falan değilim. Ama okuduğumuz, gelen bilgilerden toparladığımız şey bu. Şöyle deniyor, ‘Son Türk yurdunun Kürtler tarafından ele geçirilmesine az kaldı’. Dolayısıyla bunu engellememiz lazım. Devletin bütün birimleri buna ikna edildi. Ordusu, polisi… Cumhurbaşkanı tarafından yapıldı bu. Devlet kararına dönüştürüldü. Müzakere süreci bitirildi. Savaşa geçildi. HDP hedefe koyuldu. Tekrar seçim kararı alındı ve 1 Kasım’da arzu ettikleri siyasi sonucu çıkardılar, şimdilik. Ama bence çok daha büyük bir rüzgar ektiler.”

“En az üç çocuk yapın!”

Demirtaş’ın bu konuşmalarında geçen iddialar aklımıza 20 Kasım 1996’da yapılan Milli Güvenlik Kuruluna sunulan raporda geçen şu sözleri anımsattı: “Kürtlerin oturduğu bölgelerde nüfus artışı diğer bölgelerden yüksek. Kürt nüfusu 2025'te toplam nüfusun yüzde 50'sinin üzerine çıkma eğiliminde. Bu, Kürt milliyetçiliğinin canlı tutulmasıyla birlikte düşünüldüğünde, bunun da milletvekili sayısına oranlaması uzun vadede Türkiye için vahim tehdit oluşturabilir. Bölge'de nüfus planlaması seferberliği elzemdir. Az çocuğa prim ve çok çocuğa vergi gibi radikal önlemler gereklidir.” Peki siz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son birkaç yıldır boşuna mı “En az üç çocuk yapın!” dediğini sanıyorsunuz?

Bu yazı toplam 5386 defa okunmuştur