İbrahim Genç

AKP ve Cemaat savaşının 3 nedeni

19 Ocak 2014 Pazar 17:48

Türkiye’de AKP ve Gülen Cemaati arasındaki meydan savaşı karşılıklı atışmalar, ithamlar ve kaset savaşlarıyla devam ediyor. Bu savaşın her ne kadar dershanelerin kapatılması tartışmasına bağlı olarak çıktığı düşünülse de aslında dershanelerin kapatılması bir sonuçtur. Çünkü AKP-Cemaat arasındaki gerilim bir yıldan fazla süredir devam ederken Cemaat’in “hayali” yapısı ve devlet içinde kestirilemeyen yapısından dolayı “kör dövüşü” şeklinde devam etmekteydi.

Tabii Cemaat’in uluslararası sermaye ve ülkelerle olan ilişkisinden dolayı 17 Aralık operasyonunun veya Başbakan Erdoğan’ın deyişiyle “Dost-darbe”nin birçok ayağı bulunmaktadır. Bu ayaklar her ne kadar birbirinden bağımsız gibi görülse de özünde bir noktada kesişmektedir. Bunların tek tek analiz edilmesiyle genel bir tez ortaya konulması da mümkün olabilir.

Ekonomik Hareketler

Türkiye, Ortadoğu’da bir paradigma değişikliğine gitmektedir. Eskinin Kürt sorunu ve Ermeni soykırımı iddialarını kendisine şantaj aracı olarak kullanan ülkelere tavizler veren ülkesinden bu sorunları şantaj aracı olmaktan çıkarmak isteyen yeni Türkiye gayreti görüyoruz. Bu da beraberinde, Ortadoğu kaynaklarından Türkiye’nin doğrudan yararlanması ve ihracat-ithalat dengelerinin ve yönünün değişmesi demektir. Böylece Türkiye, içte sorunlarını çözdüğünde savunmaya gidecek paradan tasarruf yaparken aynı zamanda ucuz enerji kaynaklarına ulaşarak bir gelir de elde edecektir. Bu anlamda Kürdistan Bölgesi ile imzalanan petrol ve doğalgaz antlaşmaları ve Mesud Barzani ile Başbakan Erdoğan’ın 16 Kasım Diyarbakır buluşması bir dönüm noktasıdır. Ki Bağdat yönetimi bir yana Washington’un da bu antlaşmadan rahatsız olduğu bilinmektedir. Aynı zamanda bu petrol antlaşmasında gelecek paranın Halk Bankası’nda mı  yoksa bir ABD bankasında toplanıp toplanmayacağı da bir sorun olarak beklemededir.

Bunun yanında Türkiye’nin petrol ihtiyacının yaklaşık olarak % 30’nu ve doğalgazın da % 18’ini İran’dan karşıladığı durumunu da göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Bilindiği üzere İran; İsrail’in baş düşman ilan ettiği ve ABD’nin (Son zamanlardaki diyaloga rağmen)  problem olarak gördüğü bir ülkedir. Dolayısıyla ABD ve İsrail’in etkisiyle dünya ülkelerinin İran üzerinde bir ambargosu söz konusudur. Türkiye de Batı bloğuna dahil bir ülke olduğu için komşularıyla ilişkisini onların kabulleri doğrultusunda gerçekleştiriyor. Tabii buna rağmen Türkiye, adına “Kara para aklama” dense de İran’dan petrol ve doğalgaz alırken bir şekilde bankalar sistemi içinde bu parayı ödeme yoluna gitti. Bu noktada devreye ihracat parasının Halk Bankası eliyle altın olarak ödenmesi ya da bir üçüncü ülkede açılacak hesaba aktarılacak para ile ödenmesi yolu izlendi. Bu aynı zamanda İran’a yönelik ambargonun delinmesi anlamı taşıdığı gibi son yollarda Türkiye’nin ihracatının Batı’dan Doğu’ya kayması ve Türkiye’nin ihracat ettiği ikinci ülkeler içinde İran’ın ikinci sıraya yükselmesi dikkat çekicidir. Bu noktadan hareketle Başbakan Erdoğan’ın 17 Aralık operasyonlarını “dış güçler”e bağlamasını da not edelim.

İktidar Savaşları

Türkiye’de son on yılda Kemalizm ve militarizm geriletilip yaratılacak bir boşluğun yeni bir ideoloji ile doldurulması eylemi yürütüldü. Bu da toplumun geniş bir kesimi tarafından onaylandı. Böylece AKP, girdiği her seçimde oylarını yükseltti. Tabii bu durum kimi analistler tarafından Milli Görüş ve Gülen hareketi çizgisinin “kazan-kazan” ittifakı olarak görülüp her defasında AKP’ye “Hizmet hareketi sayesinde” gibi bir söylemde bulunuldu. Öyle ki Cemaat olmasa AKP’nin bir hiç olduğu hep hatırlatıldı. Böylece AKP, her ne kadar Bülent Arınç “Saflığımıza geldi” şeklinde durumu anlatsa da, bu algı karşısında Cemaat’in emniyet ve yargı teşkilatında kök salmasına aracılık etti. Bugün de Başbakan Erdoğan bu kök salma durumunu “Virüs” ve “virüsün vücuda yayılması” metaforlarıyla açıklamaktadır. Dolayısıyla Cemaat’in kendisini büyütenleri, işleri bitince -28 Şubat sürecinde Erbakan’a yapıldığı gibi- her an arkasından vurabileceğini düşünen AKP hemen önlem alma yoluna gitmiş olabilir.

Diğer bir boyut da Başbakan Erdoğan’ın Ortadoğu politikaları ve Batı ülkelerine karşı kullandığı üslubun Cemaat’in üslubuyla çelişmesidir. Çünkü Başbakan Erdoğan her ne kadar İsrail ve ABD’yle müttefiklik çizgisinde olsa da özellikle bu iki ülkeye karşı daima sert bir üslup kullanmıştır. Mesela Başbakan Erdoğan, ABD Ankara Büyükelçisine yönelik sert bir üslup kullanırken Cemaat’e bağlı kurumlar bu büyükelçilerle toplantı halindeydiler. Yine Gazze’ye yardım için giden Mavi Marmara gemisi meselesinde Başbakan Erdoğan neredeyse İsrail’le tüm ilişkileri keserken Fethullah Gülen, Mavi Marmara gemisini eleştiren bir üslup kullanmıştı. Dolayısıyla buradan da ortaya çıkıyor ki AKP-Cemaat arasında bir kan uyuşmazlığı var.

Barış Süreci

2011 yılı, Başbakan Erdoğan’ın Kürt sorununun silahla bitirileceğine inandırıldığı yıl oldu. Ki Başbakan’ın etrafındakiler Srilanka’nın Tamil Kaplanlarına karşı uyguladığı insanlık dışı uygulamaları anlatıyor ve yazıyorlardı. Böylece iyice “PKK altı ayda bitecek” havasına girildi. Zaten 2009 Nisan’ından beri KCK adı altında tutuklanmalar hızla devam ediyordu. Dağ taş bombalanıyor, kazan bombalarıyla birçok nokta vuruluyordu. Öyle ki hızını alamayan devlet Roboski’de 34 sivil insanı da katledecekti. Çünkü sorunun bu şekilde biteceğine kendilerini inandırmışlardı.

Neyse ki 2013 Ocak ayı itibariyle bir barış süreci başlatıldı. Bu barış süreci, herkes için müthiş bir umut oldu. Toplumun her kesiminden bu konuda bir heyecan gözlenebildi. Devlet gönülsüz olsa da bazı önemli tutumlar geliştirdi. İlk defa PKK ve Devlet karşılıklı ateşkes ilan etti. Bu bile başlı başına büyük bir şeydir. Ki TRT, bu süreçte Sakarya-Fırat dizisini de yayından kaldırdı. Buna rağmen Cemaat kanadının yayın organları barış sürecini manşete taşımak yerine çoğu zaman ehemmiyeti olmayan konuları manşet yaptılar. Samanyolu gibi Cemaat kanalları ısrarla ve hâlâ Tek Türkiye, Şefkat Tepe vb. gibi dizilerle barış algısını tersyüz etme yoluna gittiler, gidiyorlar. Zaman gazetesinin ve Cemaat’in önemli adamlarından Hüseyin Gülerce kaç defa “PKK meşrulaştırılıyor” propagandasıyla yaygara yapıyordu.   

İşte bu üç nokta, aslında AKP-Cemaat’in uyuşmadığını ve şu zamana kadar gelen ittifakın da sadece stratejik olduğunu gösteriyor. Tabii başka bir yazıda sadece bu barış süreci ve 17 Aralık operasyonunu ele almak gerekecek. Çünkü bu konuda Öcalan ve Başbakan Erdoğan üzerinden altı çizilmesi gereken birçok nokta var. Dolayısıyla bu konudaki geniş analizimizi bir diğer yazımıza saklayarak yazımızı burada sonlandıralım. 

Bu yazı toplam 7795 defa okunmuştur
doyurucu bir yazı
 // mezopotamyalı
Hani bir yemek yer yer doymazsın ya...
Bir kısım yemekler bir türlü doyma hissi vermezler
Yazı ve yorumlarda böyledir..
Onlarca yazı okur ama bir türlü kopan kiyameti açıklayamazlar...herkes bir köşesini tutup yorumlar....bu konuda birçok köşe yazısı okudum bu yazınız kadar tatminkarı çıkmadı... kaleminize sağlık.....
21 Ocak 2014 Salı 15:14
yanılıyorsun
 // civan
Yanılıyorsun bu bir strateji değildi. Cemaatin bir taktiğiydi. Çünkü eğer strateji olsaydı daha uzun dönemler sevam ederdi....
19 Ocak 2014 Pazar 23:55
23:39
 // ahme
abim kalemine saglik takipcinim gerceketn aydinlatiyrsn...
19 Ocak 2014 Pazar 23:39