İrfan Sarı

Ajda

09 Ocak 2008 Çarşamba

Dün gece yağan kar, dilek ağacına asılan bezlerin bir kısmını sökmüştü yerinden ve bembeyaz karın içinden renk renk duruyorlardı.

Bu gün ise;
Güneş ışıldayarak sarmıştı yamacı.

Kar ve güneş bu dağlarda birbirini sevmeyen iki doğa betimiydi ve bu dağlar bu iki doğa betiminin içinde giysilerini değiştirmekten son derce memnundu. Çıplaklığı tanrı yakıştırdı insana ve doğaya ama onlar çıplaklığı örtmeyi öğrenmişlerdi Havva anadan da evveli…

Dünya dönerken kendi etrafında, Ajda bir Kürt kızı olarak dünyaya gözlerini 16 yıl önce açmıştı. Sevdiğini geçen sene buğday dövmede tanımıştı.

O toprak damın boyundaydı, saçaklardan sarkan kamışlar sarı saçlarına değer geçerdi. Çehresi aslanı anımsatırdı gür kaşlı ve dağ yamacı gibi pazıları vardı. Tahta dövmeyle buğdaya indirdiği darbeden bulut gürlemesi çıkardı adeta… Yer sarsılırdı hiddetinden darbenin.

Ve o gün bu dağlarda on beş yaşındayken gönlünü seherin güne kavuşması gibi kaptırmıştı o yiğide Ajda.

Sevda yürekte pek az saklı tutulur. Bunu başarmak için bütün dikkatinizi çevrenizde olup bitene dikmek zorundasınız. Ve buna rağmen sevda aklınızın her sefer bir adım önündedir. Ajda bunun farkındaydı ve ev ahalisine belli ettirmemek için hamarat bir telâşe sunuyordu.

Kap kaşığı yamacın dibindeki dere kıyısında yıkarken elleri suda donana kadar oyalanırdı. Yalnız düşlediği sevdiğini bir kez dahi üşütmedi hep sevdasında ısıttı ustalıkla.

Bazen ormanlığa giderdi erkek kardeşiyle ve evin bineği eşeğin eşliğinde odun toplarlardı yakmak için saç sobada. O zamanlarda kuşların cıvıltısına takılır kaybolurdu bu kayboluşlar kardeşinin gözünden kaçmazdı ama o ablasının sadakatine inandırmıştı çoktan.

Eğer dağların arasına şahin gibi yurt kuran bu insanlara vakti zamanında okul gelseydi ve bu okullarda şuncacık çocukken okuma öğretilseydi ana dillerinde, bilmeliyiz ki on altısında sevdalanılan insanın bilgeliği olurdu. Ve bu dağlarda toprağa dikilen her fidanın adı başka her meyvenin çekirdeği başka çatlardı.

Bu sevdanın bir tek görmüşlüğü vardı, ama yürekte o kadar kabarmıştı ki sayfalarca kitap gibi aralar dururdu düşlerinden. Her düşünü bir sayfa etmişliği yüreğinde kalın bir kitap ve neredeyse kabuk bağlayan bir yaraya dönmüştü.

Buğday dövülür bulgura dönende yani bir sene sonraya umudunu bağlamıştı. Çünkü incecik düşlerine ve ceylan yüreğine işlediği o sarı saçlı, karşı köydendi bu sene yine gelir ve onu görmek için tüm hünerini dökerdi.

Zaman hızla ilerlemiş ve Ajda"nın beklediği günler yakınlaşmıştı artık köy ahalisi sohbetlere buğday dövmeyi getirmişti. Nitekim gece rüyasına takıldı Ajda"nın o adam…

alnında akıtma tayın
yelesine tutunsa düşlerim
eğerinde ben
gitsek fırtınalara
şarkıları uğuldar bir yandan
bir yandan
uzun hava yollar çağırır

Sabah uyandığında kaç gündür donan, evlerinin önündeki arkın suyunun şarıltısını duydu bu güneşin tesirini gösterirdi. Evden al bir bez parçası aldı ve ormana doğru yürüdü. Tek başına yumuşamış kara bata çıka yürüdüğü yol odun toplamak için gittiği yol değildi bu sefer dilek ağacına yürüyordu.

Dilek ağacına vardığında geçen zamanlarda asılan dilek bezlerinin koptuğunu gördü kimi çürümüş kimi karın şiddetine dayanmamış bu dilek bezlerine bakarken yanında getirdiği bezi taktı ıslak dalın birine.

Dileğini tuttu: Döndü gerisine geri.

Ve bu dağlarda maviş tavşanların güneşli havalarda avlanması kadar zevk veren bir şey daha yoktur gençler için. Bu gün güneşin peşine takılan gençler hem Ajdaların köyüne buğday dövmeye hem de yol boyu tavşan avlamak için şen şakrak çıkmışlardı yola…

Saat güneşin dik vurduğu zamanı gösterirken Bîlénd tepesinden maviş tavşana bir kurşun tetiklendi… Barut kurşuna şiddetini yükledikçe kurşunda ses verdi dağlara ve kar yurdunu terk edip aşağılara düşmeye başladı.

Ajda bilemezdi kopan çığın şiddetini ve kaçamazdı sevdiğinin sıktığı kurşunla üstüne gelen kardan…

Dilek ağacına asılan al bezin dileği metrelerce karın altında nefessiz ve sevdasız kalmıştı. Koştular…
Elleriyle…
Yürekleriyle…
Küreklerle…
Deştiler karı, ama Ajda ses vermedi bir daha.

Mezarını dilek ağacının altına açtılar. O gün bu gündür bir daha Bîlénd tepesinde maviş tavşan vurulmadı ve çığ düşmedi bir daha.

Bu yazı toplam 6928 defa okunmuştur
davet ve tebrik
 // mehmet ışık
düzenleyeceğimiz etkinlikte şiirlerinizin o güzel tadını bizimle paylaşacağınız için şimdiden teşekkür ediyorum...ve herkesi bu şiir dinletisnde bizimle olmaya devat ediyorum...27 - 28 ocakta görüşmek üzere. yazıdan çok keyif aldım tebrikler....
14 Ocak 2008 Pazartesi 19:16
dilekler kalabalı
 // kütüphane
irfan hocam her zaman olduğu gibi muazzam bir hikaye.gerçekten yazılarınızı uluyunca kendimizi yazıta anlatan yerde ve yazının tamamen kahramanı gibi görüyur in san.sizden bir ricam var acaba kişiyi birazcık dahi olsa okumaya.yada diğer bir anlamda kitaba sürükleyecek bir yazı teziniz varmı varsa yayına almanızı rica edecem zira ukoma alışkanlığı zayıflamkta...
14 Ocak 2008 Pazartesi 14:44
ask ve acımasız gerceklerımız
 // ibrahim
saygıdeger abıcım yıne guzel bır tema etrafında,guzel bır konuya degınmıssınız.Bu yorede ajdarın oykusune benzer yuzlerce ask destanı sayılabılecek olaylar yasandı ve hala da yasanıyor.Bılmıyorum bu sadece bızım yoreye bızım ınsanımıza ozgu bır sey mi sadece askın,sevgının hep acı yonunu yasamak veya asklarımız hep boyle trajedık olaylarla mı hep bıtecek.:soyle bır dusunuyorum mem u zın den tutun derwiş e evdiye adını sayabılecegım veya saymakla bıtıremıyecegım nıce ask destanları var ve sonu hep huzun hep yaralayıcı resmen içimizi cızz edıyor.Ama bır taraftan da dusunuyorum da belkı bızım obur halklara gore bıraz daha az asımıle olmamızda bu koklu geçmısımız ve acılarımıza,asklarımıza,huzunlarımızı hep derınden yasamıs olmak ve bunu sonuna kadar sahıplenmıs olmamız yatmıs olamaz mı dıye...fazla uzun yazmak ıstemıyorum degerlı buyugum ama sızın bu yazınızdan sonra da dusunceleri yazıya dokmek te bır yerden sonra kıfayetsız kalıyor.Sızden buna benzer yazıların devamını beklıyoruz.ıbrahım s......
13 Ocak 2008 Pazar 14:54