İrfan Sarı

Adam

05 Şubat 2008 Salı

Kırk yıl önce sırtını dönüp terk ettiği coğrafyaya, bugün nedenini bilmediği bir şey geri getirmişti. Anlatılması güç duygular içindeydi. Otomobilin camından baktığı yerlerde kendini arıyordu. Geri döndüğünde, yolunu kaybetmemek için arkasına bıraktığı gözyaşları kurumuştu.

 

Anılarını hayal meyal buldu bazen. Gördükleri karşısında iç dünyası yangına büründü… Sırtını güneşin doğduğu yere, yüzünü bir bilmezliğe sürüşü hayli deprem yaratmıştı onda…

 

Buraları terk ettiğinde kırk yaşındaydı, şimdi kırk yıl daha yüklenmiş ömrüyle döndüğü bu şehirde doğayla verdiği mücadelenin izlerini arayacaktı. Ömrünün satır aralarına düşen gerçek acıyı durup bir kez daha yâd edecekti.

 

Birinci dünya savaşı sırasında ki Koçerliği anımsamıyor ama ikinci Koçerlikte çakı gibi bir delikanlıydı. Elinde uzun namlulu Bruno (Bérno) marka tüfekle Zagros (zagirios) dağlarının arasından Irağa sürecek yolculukta insandan çok vahşi hayvanların korkularına da göğüs germişti. Bu belirgin düşmanlarının yanı sıra yolculuk boyu yanı başlarındaki diğer düşmanlarını bilemiyorlardı…

 

Nitekim dört yaşındaki kız kardeşi Xecrîn son öksürüğünde kan vermiş dışarı ve Qêramê Rojê tepesinde gözlerini ebediyen kapamıştı. Çocuktu, günahı yoktu ama yaradan onu suluksuz bırakırken Koçerlerin yüreğine kapanmaz bir yara da bırakmıştı.

Bu düşmanın adı hastalıktı. Günahsız ve savunmasız bir çocuğu hangi düşman böyle sinsice alırdı hayattan bilinmez ama bilinen bir gerçek vardı oda bu vahşi coğrafyanın vahşi canlılarının ayaklarının altına gömüldüğüydü.

 

Koçerlik o günün koşullarında insanların başına gelecek en büyük olaydan daha vahim sonuçlar getirmişti. Kimi yol boylarında kardeşini, kimi sevdiğini, kimi babasını ve annesini bırakmıştı…

 

İnsan yüreğinin bu kadar parça parça bırakılışı tarihin kulaklarında hala ilk gün tazeliğinde duruyor.

 

Hoşap kalesinin karşıdan yıkık görüntüsü onu felç etmişti adeta. Dudakları gerek yaşlılığın ve gerekse o günün heyecanına dayanamayıp bir biri ardına kalkıp oturuyor ve anlaşılması güç sözcükler çıkıyordu bedeninden. Kalenin altından akan derede aksi film şeridi gibi aktı…

 

Başkale"ye vardıklarında gözleri yuvasından fırlamış ve öylece donmuştu. İnip toprağını öpünce küçücük gözlerinden boncuk boncuk yaşlar düştü yere… Sonra kalktı şehre selam durdu ve dedi ki… “Ben bu gözleri buraları görmek için saklamışım, bu gözler hiç yanıltmadı beni, oysa beni yanıltmalarını ne çok istiyordum…”

 

ve yüksek sesle düşündü…

 

Biz bu yolları,akan suya yakın yürürdük ki ayak seslerimizi duymasınlar diye…Coşkun akışında suyun kaybolur ayak seslerimiz bilirdik.

 

Çünkü:

 

Sırtımızda karşı kıyıya taşıdıklarımız dün gibi hafızamızda duruyor.

 

Sudan korktuklarından değil sırtımıza binmek bir kahramanlıktı kimilerince.

 

Varmak üzereyken Yüksekova"ya konuştu…

 

“Bu yol yamaç dibini devam etmezse batarız Dêzê"de. Önce Kerpêl"de bir su içelim ama köprü var mı? Yoksa Nêhêl"in suyu bırakmaz geçelim.”

 

Bir şey olmaz eğer geçemezsek Navser"de içeriz suyu yok eğer orası kurumuşsa Herink"te içeriz.

 

Köy yoluna dönerken Kerpêl tepesine kurulan evlerden ürktü koca bedeni titremeye başladı…

 

“Eyvah! Eyvah!…

 

Kerpêl pınarında (Qanya Kerpêl) suya bir dokundu titreyen elleriyle, avuçlarına yeni doğmuş bebek gibi aldı dudaklarına götürdü kana kana içti, sonra başını gökyüzüne kaldırdı tanıdık kuşlar gibi. Oh! çekti.

 

Üst başını düzelttikten sonra korkar adımlarla yürüdü köyün ortalarına doğru. Korkuyordu hafif kamburlaşmış adam… Korktuğu başına geldi…

 

Navser sızağının yanından geçerken selamladı hafifçe, Xalane köyünden sonra Herink"i aradı”

 

Qani Tatoz"un orda koca binaları görünce donuklaştı, rengi gitti…

 

Buranın isminin “esen yurt” olduğunu bilse düşüp kahrolurdu kim bilir…

 

En son kışla tepesinin üstünde eksi 20 derecede şehri ağzından çıkan buharla konuşarak dinledi…

 

“Evdere Taxê ruta ye” (Burası yoksulların mahallesi)

“Evdere girê Ehmedo ye”(Burası Ehmedo tepesi)

“Evdere çimenê şanedêr"ê ye”(Burası panayır çimeni)

“Evdere dara leq"ê ye” (Burası leylek ağacı)

“Evdere çemê dizê ye”(Burası dize deresi)

“Evdere xali serê mın ziyaretê babê min u yêve ye”(Burası başıma kül olsun, benim ve sizin babanızın mezarı)

 

Çok konuştu çok…

 

Yüzyılın şahidi hem de canlı şahidi gördükleri karşısında çoktan öldüğünü itiraf etmişti…

Bu yazı toplam 7237 defa okunmuştur
tatoz
 // neslihan tatoz
merhabalar benim soyadımda tatoz. araştırmalarıma rağmen soyadımın anlamını bulamadım.yardımcı olursanız sevinirim.furkan4631@hotmail.com...
16 Mart 2008 Pazar 21:02
esrarengız yuksekovalı
 // metın koca
ırfan abıher hafta koseyazılarını okuzurum veguzel buluyurom sana basarılar...
09 Şubat 2008 Cumartesi 14:33
her taşın kütlesi yerinde ağırdır
 // kütüphane
ortalama insan ömrü ne kadar vefa eder çok aşikar değildir ..ancak tahmin yürüterek 40 değilde4 80 desek ve bu 80 yılın tamamıonı duğduğunuz evin odasındaki o karanlık köşede geçirseniz.yinede metopollerin sahte parlak ışıklarıyla değiştiremezsiniz .ancak tabi bu değişimi gerçekleştirmemek için öncelikle kalbinize hançer gibi saplöanacak ..bir gurbet acısıyla yüzleşmeniz gerek .zira davulun sesi ozaktan hoş gelir..ancak yakınlaştığınızda kolaklarınızı en büyük düşmanı olur o ses
..bu nedenle yaşamadan yaklaşmadan varmadan bilemessiniz
..bu arada bazı yorumcu arkadaşlarım bu öykünün baş roldrki 40 yaşındaki adamındeşifresini istiyorlar .yazarından.ama bilmiyorlarki öykünün en büyük güzelliği çözülmemiş şifresindedir.başarılar irfan bey........
07 Şubat 2008 Perşembe 10:12