İbrahim Genç

Acıyla sınanan 'Yeni Türkiye'nin barışı

10 Haziran 2014 Salı 10:43

Türkiye, hem uluslar arası hem de bölgesel anlamda değişen dengelerden dolayı Kürt sorunu karşısında ciddi bir paradigma değişikliğine gitti. Dolayısıyla Türkiye’yi yönetenlerin eski katı alışkanlıklarından kurtulmasıyla birlikte bir çözüm (barış) süreci başladı. Bu sebeple de PKK’nin karşılıksız ilan ettiği onlarca ateşkesten farklı olarak ilk defa devletin de ateşkes pozisyonuna geçmesiyle “silahlar sustu, fikirler konuştu”. Devletin katı anlayışını terk etmesi ve başlayan diyalog süreciyle ölümler durmuş ve bir nebze de olsa huzur ortamı yaratılmıştı. Tabii büyük bir sorundan bahsediyorsak ve kaygan bir zemin söz konusuysa sadece ölümlerin olmaması, bir barış ya da çözüm anlamına gelmiyordu.

Çünkü Kürt sorunu ve Kürtler, geçmişte bulundukları pozisyondan çok ilerdeydiler artık. Sadece Türkiye Kürtleri değil, Irak ve Suriye’de de hızlı gelişmeler cereyan etmiş ve bunun tetiklemesiyle Türkiye Kürtlerinde de çıta yükselmişti. Tabii çıtayı yükselten başlıca etken;  sınırın öte yanındaki Kürtlerin özerkleşmesi, anadillerinde eğitim yapmaları, bayraklarıyla renkleriyle yaşamaları değildi. Bir diğer etken de Türkiye’nin çözümü her ertelemesinde Kürtlerin yaşadığı bilinçsel ilerlemedir. Belki geçmişte sadece Kürtçe bir şarkı dinleyebilmek bile yeterli olabilecekken bugün artık bu mümkün görülmüyor. O zaman Türkiye de ulusların bu hızlı bilinç dönüşümüne kendini uydurmasından başka çare kalmıyor.

Çözüm mü oyalama mı?

AKP bir süre belki de içindeki Cemaat’e uyarak PKK’yi silahla, Kürt siyasetini de KCK adı altındaki tutuklamalarla bitirebileceğini düşündü. Bu sebeple de çok ağır bir dönemden geçildi, birçok vahşet yaşandı. Ta ki Roboski’de 34 insanın vahşice katledilmesine kadar… Böylece 2013 yılının ilk günlerine geçildiğinde içindeki şeytandan kurtulan AKP, eski söylemini bırakıp Öcalan’ı doğrudan muhatap alan ve Kürt siyasetini dışlamayan bir pozisyon aldı. Böylece çözüm için yeni bir iradenin şekillenmeye başladığı  görüldü. Bu amaçla da Akil insanlar heyeti oluşturuldu, X-Q-X serbest kaldı, sanatçılarla görüşüldü, İmralı görüşmeleri yapıldı. Yapıldı da yapıldı ama ortada somut, elle tutulur bir şey hiçbir zaman görülmedi. Yani belli bir süreden sonra sadece “havanda su dövüldüğü” fark edildi.

Yasal bir çerçevenin olmayışı ve Kürtlerin en temel istemlerine dair adımların atılmaması, artık bıktırıcı bir etki yaratmaya başladı. Çünkü AKP’nin bir hafta sonra uğrayacağı konjonktürel bir değişim her şeyi ortadan kaldırabilirdi, yasal bir çerçevenin olmayışı AKP’ye bir keyfiyet veriyordu. Dolayısıyla Kürtlerin barış sürecinde düştükleri durum, resmi daireye giden Kürt’e memurun “Bugün git, yarın gel” durumuydu. Bu sebeple de Kürt heyeti gitti geldi, gitti geldi, gitti geldi. Gezi olayları patlak vermiş, Rojava’ya özgürlük gelmiş, AKP’ye 17 Aralık operasyonları yapılmış ama Kürtler “hele bekleyelim” modundan çıkmamışlardı.  Bu süreçte Paris suikastı gerçekleşmiş, Lice’de Medeni Yıldırım öldürülmüş, Hakkari’de üç kişi katledilmiş ama “provokasyon” denilerek ısrarla sürecin arkasında durulmuştu.

Bugün gelinen aşamaya bakıldığında ise “yeni Türkiye” idealinin Kürtlere “şeker” gösterilerek yaratılamayacağını gösteriyor. Uluslar arası ve bölgesel dengeler, AKP iktidarının günü kurtarma politikalarının çözümü değil, gerilimi doğurduğunu gösteriyor. Çünkü Kürtler, artık eski durdukları yerlerde değiller. Bu süreçte bir gerçek var; ezilen toplumlar, çok hızlı bir şekilde değişir  ve dönüşüme uğrarlar. Eğer “ulus”un uğradığı bu hızlı değişime “devlet” ayak uyduramazsa işte o zaman yetersiz kalır ve gerilim doğar. Bu noktada devlet, geleceği okuyarak bir ulustan daha hızlı davranıp bir savaşın önünü alabilir. Ama bunun için devletin gerçekten geçmiş alışkanlıklarını ve reflekslerini terk etmesi gerekiyor. Bir taraftan bölgeyi güvenlik barajlarıyla çevirip her tarafa güçlendirilmiş karakollar yapıp diğer taraftan “barış süreci” demek, değişen-dönüşen bir halkı ikna etmeye yetmez.

Barış sürecinde hâlâ ölümler…

Bu anlamda çok net konuşmak gerekiyor ki bir tarafta Türkiye Kürtleriyle barışıp diğer taraftan Rojava Kürtlerine düşmanca bir politika izlemek kabul edilemez. Diğer taraftan Kürtleri kendi içinde “böl-yönet” politikasıyla çatıştırıp barıştan bahsetmek de mümkün değildir. Kürdistan petrollerine talip olup Türkiye’ye finansal bir kaynak yaratıp diğer taraftan Türkiye ve Suriye Kürtlerine karşı bir adım atmadan da olmaz. Olmaz; çünkü Kürdistan’ın dört parçasındaki Kürtler, kaderlerinin ortak olduklarını çok iyi biliyorlar artık. Bunun yanında barıştan ve çözümden bahsedip “polis” ve “asker”in müdahale ettiği her olayda can kayıpları karşısında susmak da olmaz. Kısacası, çözümün ve barışın beraberinde getirdiği bir gerçek demokrat kişilik olmalı. Eğer bu süreçte, bir nebze de olsa demokratikleşemiyorsak; o zaman bu sürecin başlatılmasının nedenleri  “AKP’nin politik mecburiyet ve gelecek kaygıları” üzerinden irdelenir.

Bugün birkaç haftadan beridir Lice’de halkın bir tepkisi söz konusu. Tabii halkın bu tepkisini doğru okumak ve talepleri önemsemek dururken maalesef ki devlet ceberut yüzünü göstermeyi tercih ediyor. Öyle bir ruh hali ki kendi içinde çelişkiler yumağı… AKP üç bakanıyla Diyarbakır’da çözüm çalıştayı yapıyor ama bölgenin ruhunu okuyamıyor. İçlerinden biri “Lice’de halk ayakta, gidip bir bakalım ne dertleri var” demiyor. Ama çocukları PKK tarafından kaçırıldığı iddiasıyla eylem yapan annelere karşı devlet müthiş ilgili. O zaman halk merak ediyor; Diyarbakır’daki çözüm çalıştayı, bir halkla ilişkiler çalışması mıydı? Eylemdeki anneler üzerinden geliştirilen dil ise psikolojik bir harp mi?

Lice’de müdahale sonucunda iki yurttaş öldürüldü. Nasıl bir çözüm süreci ki hâlâ gençlerini katlediyor. Tabii bu ortam beraberinde karşılıklı bir gerilim yaratıyor. Bir taraftan hiç olmaması gerekirken birileri askeri alandaki direğe tırmanıp bayrağı indiriyor. Bunun gereği yok, olmamalı da. Diğer taraftan Başbakan Erdoğan ve Genelkurmay başkanlığı ateşe körükle gidiyor. Yine bedel ödetmekten dem vuruyorlar. Bu halk zaten bedel ödemekten bu günlere gelmişken kullanılan bu zehirli dil ancak halkları çatıştırır. O zaman da bu ülkeyi bir arada tutmaya hiç kimsenin gücü yetmez. Çünkü hiç kimse eski konumda değil. Bugün MHP genel başkanı Devlet Bahçeli bile gençleri sokaktan uzak tutarken Başbakan Erdoğan’ın Tokat’ta Lice katliamını protesto edenleri linç etmeye çalışanlara övgüler düzüp herkesi böyle davranmaya çağırması bir skandaldır. Çözümün bir tarafı Başbakan Erdoğan ise o zaman bu barış ruhuna yakışır bir duruş sergilemelidir. 

Bu yazı toplam 6288 defa okunmuştur