Ümit Yazıcıoğlu

Abdülmelik Fırat

01 Ekim 2009 Perşembe 01:31

Değerli Okuyucularım,

YÜCE KÜRT MİLLETİ´NİN YETİŞTİRDİĞİ NADİDE İNSANLARDAN, ESKİ ERZURUM MİLLETVEKİLİ, MERHUM ŞEYHUL ŞEHİD ŞEYH SAİDİN TORUNU, DEĞERLİ BÜYÜĞÜM ŞEYH ABDULMELİK FIRAT EFENDİ'NİN 29 EYLÜL 2009 GÜNÜ AHİRETE İRTİHALİNİ ÖĞRENMİŞ OLMANIN TEESSÜRÜ İÇİNDEYİM. İLK ÖNCE AİLESİ VE AKRABALARI BAŞTA OLMAK ÜZERE, TÜM SEVENLERİNE VE HALKIMIZA SABR-I CEMİL NİYAZ EDER, MERHUMA ALLAH'TAN RAHMET DİLERİM.
 
Bu vesile ile busütunlarda sizlerle bugün ünlü Kürd siyasetçi rahmetli Abdulmelik amcayla ilğili onun bazı ğörüşlerini beş anabaşlıkta kısaca paylaşmak istiyorum.

1935 den 1960 kadar geçen tarihi süreçle ilgili anıları

"1935'te ailemiz ikinci sürgüne tabi tutuldu. Ben iki yaşındaydım. Tabiî ben o yılları, sürekli dinledim annemden, babamdan. Daha sonra sürgüne giderkenki halimi bir fotoğrafta gördüm. Sürgüne gönderildiğimiz gün bir hâtıra fotoğrafı çekilmiş; ben iki yaşındayım, entarim var ve ayağım çıplak. Böyle çıplak ayaklarla, perişan durumda bizi tekrar sürüyorlar. Bu sefer Erzurum'dan, Trakya'ya sürüyorlar. İlkin Edirne'nin Vize ilçesinin Sergen ve Midye köylerine verilmişiz. Sonra amcamlar itiraz etmiş; …"Biz hepimiz akrabayız, kardeşiz, amca çocuklarıyız, bizi bir araya verin' diye. Kabul etmemişler ve bizi ikiye ayırmışlar. Uzun bir süre sonra da Sergen'de toplamışlar."[1] 

"Menderes'in amacı, bizim âileden birinin parlamentoya girmesi ve kopma aşamasına giren Kürt-Türk diyalogunu yeniden kurmaktı. Menderes, 54'te amcamın parlamentoya girmesini istediğini söyledi. Menderes, buna Celal Bayar'ın karşı çıktığını ve 'Şeyh Said'in oğlunu Atatürk'ün Meclisine almamız yanlıştır.' dediğini belirtti. Sonra Menderes, amcamı çağırıp konuştu; üzüntüsünü dile getirmişti. Menderes, Şeyh Said âilesinden birisinin Meclis'e girmesiyle Kürt sorunu konusunda adım atmak istiyordu. Benim bu zamana kadar siyasete atılmak gibi bir düşüncem yoktu. Bunu ısrarla söylüyordum. Menderes, 'Ben sizde milletvekilliği yapacak olgunlukta bir tip görüyorum. İyi olur; sen de hem milletvekilliği yapabilir, hem de okuluna devam edebilirsin' dedi."[2]  …Erzurum'dan on üçüncü kişi olarak listeyi kazandım. Böylece parlamentoya girdim. ….

49'lar olayı

"17 Aralık 1959'da Türkiye'nin birçok yerinde tutuklamalar yapıldı. Fırat'ın korktuğu olmuştu; Kürt gençlerine yönelik bir şeylerin olacağını tahmin etmiş; ancak neler olabileceğini öğrenememişti. İçişleri Bakanı Namık Gedik'le yaptığı görüşmeden sonra, kurulan komplonun farkına varmış ve kendisinin de içine çekilme çabaları onu ürkütmüştü. Tutuklananlar arasında amcazadesi, yeğeni ve arkadaşları da vardı. Fırat, Gedik'e şu tepkiyi vermişti: "Sayın Bakan bu tutukladığınız kimselerden farkım yok. Öyleyse beni de tutuklayın."[3]

Melik Amcaya göre “DP iktidarı yanlışlar içine girdi; İsmet Paşa'ya karşı kampanya başlattılar. Menderes'e karşı kimse konuşmuyordu; herkes görüşünü arkadan söylüyordu. Ben dinleyip, susuyordum. O ısrar ediyor; 'Sen susuyorsun, fikrini söyle' diyordu. 'Yanlış cepheyle güç birliğine gittiniz; İsmet Paşa'ya fazla saldırdınız; bu doğru değil.' diyordum. Darbeden bir kaç gün önce yapılan Grup Toplantısı'ndan sonra Menderes, 'Eskişehir, Kütahya gezilerine çıkıyoruz, bizimle gelir misin?' dedi. 'Annemi, eşimi ve çocukları Erzurum'a göndermem lazım' dedim, beni mazur görmesini rica ettim. Milli Eğitim Bakanı Atıf Benderlioğlu 'Havaalanına kadar beraber gidelim.' dedi. Menderes'i bindirdik, uçağın içine kadar gittim, dedim ki: 'Evi Erzurum'a gönderiyorum. Biliyorum darbe olacak. Onları göndereyim bari. O yüzden gelemiyorum.' Bakan beni Cebeci'de bıraktı. Tanıdığım bir binbaşının evine gittim. 'Mesele bitti, darbe tamamdır' dedi."[4]

27 Mayıs darbesi esnasında yaşadıkları

Merhum Abdülmelik Fırat, 27 Mayıs darbesi esnasında yaşadıklarını şöyle anlatıyor: "MBK Üyesi Fazıl Akkoyunlu, albay bir arkadaşıyla beni diğer DP milletvekillerinden ayırarak kurşuna dizmeye götürdü. Yanında bir albay vardı; kendisi yarbay olmasına rağmen, albay onun emrindeydi. Beni arabadan indirdiler; Harp Okulu'nun sol tarafındaki ağaçların arasına götürdüler. 'Seni öldüreceğiz' dediler. Üzerime silahlarını doğrulttular. Hayatım bir sinema şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Tam tetiği çekecekleri sırada, başka bir subay yaptıklarına karşı çıktı, böylece emellerine nail olamadılar."

İhsan Sabri Çağlayangille ilgili bir anlatımı

Onu Bursa Valisi'yken tanıdım. Yassıada'ya vali olarak getirildi. İyi satranç oynardık kendisiyle. Darbeden sonra evinde buluştuk. Aristokrat ve sosyetik bir insandı; evinde öyle bir yaşantısı vardı.

Kendisi emniyet müdürüyken Dersim hadiseleri yüzünden bölgeye gönderilmiş. Seyyid Rıza'nın asılması olayına katılmıştı ve hep onu anlatırdı: "Seyyid Rıza, 'Biz seyyidiz, Rasûl'ün evlâdıyız, bizi asamazsınız' derdi. Asılacağını anlayınca dedi ki: 'Bir isteğim var. Önce beni asın, sonra oğlumu. Onu benim gözlerimin önünde asmayın.' Böyle bir isteği olmasına rağmen, önce oğlu, sonra kendisi asıldı." Bu olayı hiç unutmamıştı, hep anlatırdı.[5]

Celal Bayar la ilgili bir anısı

"Ben Celal Bayar'la iki buçuk sene milletvekilliği zarfında hiç yüz yüze gelmedim. Kendisini ziyaret etmek de istemedim. Resepsiyonlarda karşılaşmak istemezdim. Sevmediğim bir insandı. Kişisel bir düşmanlığım yoktu. Ancak Kürt çevresinin ve demokratların görüşleri üzerimde etkili olduğu için sevmiyordum. Kayseri Cezaevi'nde konuşabilme durumumuz oldu. Çıktıktan sonra İstanbul'daki evine gidiyordum; sohbet ediyorduk. Komitacı ruhuyla dolu bir adamdı. Babası müderristi. Çok sâlih bir adammış. Bir gün bana, 'Ben sana bir sırrımı vereceğim, bunu kimseye söyleme' dedi. Ben de, 'Sizin tarihî bir şahsiyetiniz var, ben söz veremem. Belki konuyu mühim görürüm ve anlatırım. Sözümde duramam, kendi kendimi yerim. O yüzden anlatmayın. Ya bana bırakın açıklamayı veyahutta söylemeyin' dedim. 'Peki söyleyeceğim' diyerek başladı anlatmaya: 'Ben gençtim 20 yaşlarındaydım. Bursa'da bir bankada çalışıyordum. Babam da çok sâlih bir adamdı; Kur'ân okuduktan ve namazdan sonra uzun uzun dua ederdi. Kendi geçmişlerine, bir de kendi rûhuna ithaf ederdi; elini de vücuduna sürerdi. Benim dikkatimi cezbetti, dedim ki: 'Baba sen nenemin, dedemin ruhlarına ithaf ediyorsun, bu doğal; ama sen yaşıyorsun, yaşadığın halde niye kendi rûhuna ithaf ediyorsun?' Babam dedi ki: 'Oğlum sana güvenmiyorum.' Öyle deyince, gayri ihtiyar: 'Babanız çok büyük bir adammış' dedim.[6]“[i]

***

Aktuel Kürd Sorunuyla ilgili görüşleri

“Bu sistem baki kaldıkça Kürt sorununun çözülmesi zor. Çünkü bu sistemin iki amentüsü var; biri bölücülük, biri gericilik. Gericilikten 'Müslümanlığı' kastediyorlar, bölücü deyince de 'Kürtleri'... Siz Atatürk'ün kızı ve oğlu da olsanız, 'Biz Kürt meselesini çözelim' deseniz, sistemin amentüleri olduğu sürece çözemezsiniz. Bu sorun Türkiye AB'ye girerse ve Anayasa değişirse çözülebilir belki...”[7] 

Bugün ülkede "Karşılıklı bir güven sorunu var. Çünkü 25 yıllık bir itiş kakış var. Kimisi savaş diyor bu sürece. Ama enteresandır, iki halk arasında bir problem yok, düşmanlık oluşmadı, yaşanmadı. 40 yıl önce ne bir Kürt bir Türk hakkında ne düşünüyorsa bugün de aynı kanaati taşıyor. 'Benim Müslüman kardeşimdir' diyor. Bu çok önemli bir kredidir. Bu yok olmaz. Ama bu kredi yeterince değerlendirilmiyor. Eğer bu olmasa bu ülke çoktan bölünmüştü .... Kürt ile Türk'ün birbirine düşman olmamasının sebebi budur. Bizi bir arada tutan başka şey var mı? Dil farkı, anane ve töre farkı var. Ama dinin etkisi ile evlenmişler, ticaret yapmışlar, komşuluklar kurmuşlar. Bunun en önemli sebebi aynı dine inanmalarıdır. Birlikteliklerinin sebebi budur……."[8]

“Erdoğan, Başbakan olduğu zaman ben Hak ve Özgürlükler Partisi Başkanı'ydım. Resmen iki defa müracaat ettim. Konuşmaya tenezzül bile etmedi. Ona özel bir mektup gönderdim onun bir milletvekiliyle... Dedim ki, 'Grupta her hafta görüyorsun, bunu ver kendisine.' Üç ay sonra milletvekili dedi ki, elimi de öpen bir milletvekiliydi, 'Kusura bakma, korktum veremedim.' Bir mektubu veremedi. Sonra o mektubu aldım, bizim sekretere verdim, dedim ki, 'Başbakanlığa, özel kalem müdürlüğüne götür ve kaydettir.' Erdoğan'ın Özel Kalem Müdürü bana telefon etti, 'Sayın milletvekilim mektubunuzu aldık' diye. Dedim, 'Maşallah, aferin! İki sene içinde iki defa müracaat ettim. Erdoğan Diyarbakır'a gittikten sonra kendisine hitaben gazetelerde açık mektup yazdım. Hiç cevap vermedi.' Özel Kalem Müdürü dedi ki, 'Biz sizi ararız!' O kadar. Erdoğan, benimle konuşmaya korkuyor. Bana karşı bir düşmanlığı yok ama korkuyor. ...” Çünkü benim sırtımda iki yük var; biri dedem Şeyh Said, diğeri Kürt meselesi. Yoksa aramızda başka bir şey yok.[9]

"Ben iki sene önce, görüşme talebimi kabul etmediği için Başbakana, beş-altı satırlık mektup yazdım. Dedim ki, 'Sana oyunlar hazırlanıyor, önünde kuyular açıyorlar, uyanık olman lazım. Seninle bir siyasi kişi olarak Yassıada'da yargılanan, zindanlardan gelen, sürülen bir Kürt olarak uzunca konuşmak istiyorum.' Çünkü biz hep ezildik, sürüldük ama vatanımızı seviyoruz. Zalimleri sevmiyoruz. Onlara baş eğmiyoruz. Öyle geldik, öyle gideceğiz, başımız dik. Biz bir tek Azrail'e 'Eyvallah' deriz. Onun dışında zalimlerin safında hiç olmadık, çok mahrumiyetler yaşamamıza rağmen... Allah'a da hamdediyorum ki, beni korudu, zalimlere ortak olmadım..."[10]

“Gül, Erdoğan'a nispetle daha cana yakın, daha kibar bir insandır. Belki randevu istesem kabul eder ama kendiliğinden davet etmiyor. Oysa madem ki Kürt sorununu çözmek istiyorlar, konuşmalılar... Ama benimle konuşmazlar, Şeyh Said'in torunuyum diye... Oysa Öcalan'ın, Karayılan'ın dışında da Kürtler var. Onlarla da konuşulsun. DTP'nin Genel Başkanı bile 'Bizim dışımızdaki Kürtler'le de konuşun' dedi. Onlar da biliyorlar ki başka Kürtler de var. Ama devlet PKK'den başka muhatap tanımıyor. Çünkü ikisi de aynı kaynaktan su içiyor. [11]

----------------
[1]Gazeteci-Yazar Ferzende Kaya'nın kaleme aldığı "Mezopotamya Sürgünü/Abdulmelik Fırat'ın Yaşam Öyküsü"ismindeki kitap
[2] Mezopotamya Sürgünü/Abdulmelik Fırat'ın Yaşam Öyküsü "
[3] 49'lar olayıyla ilgili Ferzende Kaya'nın "Mezopotamya Sürgünü" kitabında yukardaki satirlar aynen yazılı:
[4] Abdülmelik Fırat, İçişleri Bakanı Namık Gedik'e, 49'lar Olayı'nın adım adım gelen darbe için bir ön hazırlık olduğunu söylemişti. Bu tezinde ısrarcıydı:
[5] Yeni Şafak, İki yaşında ilk sürgün
[6] Yeni Şafak,
[7] Gazete Hayat, 10 Haziran 2009
[8] Medya İronik,06.09.2009
[9] Gazete Hayat, 10 Haziran 2009
[10] Gazete Hayat 10 Haziran 2009
[11] Gazete Hayat 10. Haziran 2009

Bu yazı toplam 7174 defa okunmuştur
siz abdülmelik 'e kurban olun . .
 // melike duman
......
24 Ekim 2009 Cumartesi 20:39
Öğretmen Polat Canan özür dilerim
 // Kumtanesi
sizin isminizi yanlışlıkla yazdım. asıl yazılması gereken bu kendi içinde insanları bölücü zihniyetle ağzını doldurup boşaltan at gözlüklü yorumculardır muhatabım
Geweri
VE
elbistanli ibrahim
FERAŞİNLİ (Sanırım sen tanrısın insanların ahirette ne olacağını bili
yorsun)
jîr aras
Aynaya bir bakın bakalım insanlık gömleğiniz hangi renkte??...
11 Ekim 2009 Pazar 13:59
umut yılmaz/Öğretmen Polat Canan gibilere
 // Kumtanesi
Birinin yanlışlarını tenkit ederken en azından onunyapmak istediklerinin hiç değilse 10 da 1ini sen gerçekleştireceksin mücadele vereceksin ki tenkit edip laf söyleyebilesin. Hayatı mücadele eden birinin öldükten sonra da arkasında konuşanlar siz tıpkı Selahattin Eyyubinin arkasından konuşanlara benziyorsunuz.Siz nesiniz acaba? hadi söyleyin ne mücadeleniz var?ne yaptınız kendi halkınız için mevcut şartlar içinde kendince mücadele etti.Lafla peynir gemisi yürütenlerden olmadı.Onun için atgözlüğüyle dünyaya bakarken ona buna çirkef sataşmalar yapmayın..Hadi buyrun yarınlar sizin yapın yapabileceklerinizi sonra da çıkın meydana.Önce tarih okuyun iyi tarih okuyun..Sonra o torba olsa büzülesi gerek ağzınızı doldurup öyle konuşun.AZ LAF ÇOK İŞ...
11 Ekim 2009 Pazar 13:52