Ümit Yazıcıoğlu

AB'de Kürt ve Kıbrıs Realitesi

2006-11-28 16:38:08

Türkiye’nin AB üyelik sürecinin bugün güç bir dönemden geçtiği inkar edilemez. Fakat bu güç dönem Türkiye-AB ilişkilerinde uzun süredir bazı kesimlerce beklenen "tren kazasına’’ sebep olmayacaktır. Hernekadar 8 Kasım 2006 tarihli İlerleme Raporu ve Strateji Belgesinde Kıbrıs konusuna verilen yer ve ifadeler incelendiğinde sorunun çözümü çok zor görünse bile. Kıbrıs sorunu diplomatik takdiklerle Annan-Planına uygun bir şekilde yakında çözülebilecektir.

Hükümetin imzaladığı Ek Protokolün eksiksiz uygulanmasını AB'nin hükümetten istemesi, ayrıca bunun yanında hava ve deniz limanlarının Kıbrıs Rum gemi ve uçaklarına açılmasını hükümetten talep etmeleri diplomaside olağan talepler olduğundan, Kıbrıs sorununun çözümünü zorlaştırmayacaktır. Fakat Rum tarafının muhatabının, Kıbrıs Türkleri değil, Türkiye olduğu şeklinde gelişen AB yaklaşımı ise yanlıştır.

Diğer taraftan AB'nin 2004 yılında Kıbrıs'ın kuzeyine uygulanan ekonomik ambargonun kaldırılmasına ilişkin vermiş olduğu sözü şimdi kendisi görmezden gelmektedir. Bu durumda, güvenilirliğin AB için tek yönlü bir yol olduğu izleniminden kaçınmak zor olmaktadır. Sadece Türkiye'ye değil, aynı zamanda Kıbrıs Cumhuriyeti'ne de baskı uygulanmalıdır ki, bu ülke en sonunda AB üyeliğine ilişkin sorumluluklarını yerine getirsin.

Türkiye, Kıbrıs konusunda taraf olmakla birlikte, uluslar arası arenada sorunun çözümü için hem Kofi Annan hem de birleşik milletler Kıbrıs Türklerini muhatap almışlardır. Bu nedenle AB'nin şimdiki tavrı Türkiye'de haklı olarak iki yüzlü davranış olarak yorumlanmaktadır. Çünkü „AB Dönem Başkanı Finlandiya’nın son aylardaki Kıbrıs girişimleri ile, çözüm zemininin Birleşmiş Milletler’den AB’ye kaydırılmak istendiği herkes tarafından bilinen bir şey. Buna ilaveten "kalıcı ve kapsamlı çözüm" hedefinin ise "geçici ve parça çözüm" modeline doğru AB tarafından kaydırıldığı görülmektedir. AB'nin bu tavırı Kıbrıs sorununu diplomaside içinden çıkılmaz bir hale sokmaktadır. Buda ister istemez AB'yi diplomaside sevimsiz bir duruma düşürmektedir.

Zira AB’nin, çifte standard içeren bir tutumla, yükümlülükleri sadece Türkiye açısından irdelemesi ve kendi sorumluluklarını görmezden gelmesi kabul edilebilir olmaktan çok uzaktır. Avrupa Birliği üyeliği Türkiye için ne kadar stratejik bir hedefse, Türkiye'nin üyeliğinin de AB için bir şans olduğunu AB'nin görmesi, kabüllenmesi ve Türkiye ile ilgili politikalarını buna uygun olarak yapması gerekir.

Gerek Avrupa gerek Türkiye kamuoylarında yürütülen AB’ye üyelik tartışmaları, "Kıbrıs sorunu, Ermeni soykırımı iddiaları, Türkiye’nin farklı kimliği" gibi konular etrafında yoğunlaşsa da, Türkiye’yi AB üyeliğine daha da yakınlaştırmakta olan müzakere süreci sessiz ve derinden ilerlemeye devam ediyor.

Kürt realitesine gelince,

Kürt realitesi olarak AB'nin de karşısına çıkan problemin tarihi geçmişine bakıldığında, sorunun ne denli derin olduğu, her yönüyle 1980'lerin öncesine uzandığı rahatlıkla görülebilir. Hükümet ve AB devlet gözlüğünü bir yana bırakıp, saray mantığını bir yana itip bilmeye çalışmalı... Bu sorunun ekonomiden kültüre, siyasetten güvenliğe uzanan çok yönlü, derin ve çok eski bir sorun olduğu açık...

Osmanlı ve Türk siyasal sisteminin Kürt sorununu sadece asayiş tedbirleriyle alt etmeye çalışarak siyasi, ekonomik, sosyal adımlardan kaçınması onu daha da derinleştirmiştir. Kürt sorunu bu ülkeyi daha da kanatmaya aday görünüyor. Kanamada en büyük sorumluluk ise, bu sorunun ne olduğunu, Kürtlerin ne istediklerini, kimler tarafından temsil edildiklerini ve edilebileceklerini tartışmayı engelleyen, siyaseti yasaklayan, yasakladıkça Kürt siyasi alanında kendi benzerini yaratan resmi bakış açısıdır...

Bu zorlu süreçin çözümü, gerçekte Türkiye’yi yalnızca siyasi kriterler ve demokratikleşme alanında olgunlaştırmakla kalmayacak, kamu yönetimini, yaşamın her alanını dönüştürecek, Avrupa düzeyine çıkaracak büyük bir çağdaşlaşma projesi olarak görülebilir.

Hiç kuşku yok ki, Türkiye çapında bir ülke ancak siyasi gücünü kullanarak ileri ülkeler liginde yerini alacaktır. Siyasi güç ise demokratik saygınlık, azınlıklara hak ve ekonomik kalkınma dinamizmi ile kazanılıyor, lafla değil.

Sonuç olarak öyle gözüküyor ki, doruk toplantısında Türkiye’nin üyelik sürecinin tümüyle dondurulması kararının alınması da, oy birliği gerektirmesi nedeniyle, pek olası değildir. Beklenebilecek tek seçenek, Gümrük Birliği’ne ilişkin bazı başlıkların dondurulması, ancak, müzakerelerin devam ettirilmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Almanya, AB dönem başkanlığında uzun bir geçmişe dayanan Kıbrıs sorununu miras olarak devralacaktır. Dolayısıyla, Türkiye ile üyelik görüşmeleri treninin yeniden raylarına konmasındaki sorumluluk sadece Kıbrıs Cumhuriyeti ve Türkiye'nin değil, aynı zamanda dönem başkanı Almanya'nın da omuzlarında olacaktır.

Kürt sorununun çözümü Türkiye kadar Kürt siyasi alanının çoğulculaşmasından ve demokratikleşmesinden geçer... Ve AB için akılcı politika bunu sağlayabilecek politikadır. Yani ilk etapta Türkiye'de seçim barajinın yüzde beşe düşürülmesi gerekir.

Bu yazı toplam 9945 defa okunmuştur