Ümit Yazıcıoğlu

AB-Türkiye Katılım Müzakereleri

2006-12-08 00:08:03

Türkiye ile Avrupa Birliği arasında devam eden üyelik süreci başladıktan bir yıl sonra krize sürüklendi. Çünkü AB’nin Türkiye’ye yönelik saldırgan, dışlayıcı, aşağılayıcı ve çifte standartlı politikaları kendisini hayatın her alanında ortaya koyuyor.

Bugün Türkiye ile Avrupa Birliği içinde bulunduğumuz bu kötü durumundan kim sorumludur diye bir soruya cevap vermemiz gerekirse 1959’dan itibaeren yapılan yanlış devlet politikaları ve yanlış diplomasi sorumludur, diyebiliriz. Kıbrıs bahanesi ise kabul edilemez bir mazerettir.

Dolayısıyla bu ortamda yakın tarihi tahlil ettiğimizde Türkiye’nin de avrupa politikasındaki hatalarını görebiliyoruz. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi merhum Bülent Ecevit yetmişli yıllarda başbakanlık yaptı. O dönemde soğuk savaş çok etkin olduğu, ve bundan kaynaklanan stratejik değeri askeri açıdan çok önemli olan, Türkiye ve Yunanistan’a Avrupalılar resmi bir yazı ile 1978’de müracaat ederek, bu iki devletin de 1981 yılına kadar Avrupa Ortak Topluluguna tam üyelik yapmak için resmi başvurularını yapmalarınının önemini vurguladılar. Bilakis yazılı olarak ricada bulundular.  Neyazıktır ki zamanın başbakanı, Robert Lisesi Mezunu, şair, merhum Bülent Ecevit şu değerlendirmeyi 1978’li yıllarda yapacaktır. >>Avrupalılar kendi ekonomik çıkarlarından dolayı Türkiye’yi Ortak Topluluğa çağırmaktadırlar. Bu bizim çıkarlarımıza uygun değildir<<, diyerek avrupalıların isteklerini rededer, çünkü kendisini yönlendiren o dönemdeki bürokrat kesim doksanlı yıllardaki siyasi gelişmeleri görecek tahlilleri yapamamıştır ve şimdi de yapamamaktadırlar.

Türkiye açısından Kıbrıs bahanesi kabul edilemez bir mazerettir.

Malumunuz Türkiye´nin katılım sürecinde buan için en önemli sorununu Kıbrıs konusu teşkil ediyor. 1978’de ise AB kıbrıs sorununu dile getirmediği gibi bu sorunu gözardı ediyordu. Avrupa Birliği, Kıbrıs Türklerinin BM planını kabul etmeleri halinde yalnızlıklarının sona erdirileceği sözünü vermişti. AB bugün bu sözünü tutmamıştır. AB, tam tersine plana karşı oy kullanan Kıbrıs Rumlarını tam üyelikle taltif etmiştir.  Şimi ise çözüm için iki tarafın diplomaside taviz vermesi gerekdiğinden bahsediyor. Güney Kıbrıs’a el altından müzakereleri bloke ediyor. Bu nedenle   bugüne kadar AB-üyesi olan Güney Kıbrıs sürekli Türkiye’nin katılım sürecini ve AB tarafından Kuzeye yapılacak yardım programını katı bir şekilde bloke ediyor.

Bu bloke etme “oyununun” derin sebepleri malûm. Onların bu oyununda veya bu tavrında Paris-Berlin diplomasi hattının rolü çok büyük. Çünkü bu ikili rumları kullanarak, kendi iç siyasi politikalarını yönlendiriyorlar. Değerli Başbakan Erdoğan ve onun AB politikasından sorumlu danışmanları bunun farkında değil mi?

Ayrıca Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın, Türkiye'nin AB üyeliği konusunu gözden geçirmek üzere tarih belirlenmesi” düşünceleri ise başlı başına riskli bir yaklaşım ve Türkiyelilere karşı yapılan düpedüz hakaret, şantaj ve “haysiyet kırıcı” bir tavır. Dost acı söyler. Bunların asıl maksatları Türkiyelileri kazanmak değil. Rumlara -Yunanlılara Kuzey Kıbrıs’ı “kazandırmaktır”. Bu durumu devlet ta 1986’dan beri detaylı olarak biliyor. Ben de ister istemez soruyorum, kardeşim siz bu Kıbrıs meselesini Belçika benzeri bir modelle 2004’te niçin çözmediniz? Dolayısiyle bugün AB´nin Kıbrıs kartını oynamasına sebep verdiniz. Kıbrıs bahanesi AB politikası değerlendirildiğinde kabul edilemez bir mazerettir. Eğer 2004 yılında „Türkiye’nin, Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde Ercan Havaalanı’nın uluslararası trafiğe ve Magosa limanında ticarete açılması karşılığında bir havaalanı ve limanını Rumlara açabileceğini” belirtseydiniz, bugün bunu basına sızdırarak belirtmeye her halde gerek kalmazdı. Ayrıca Avrupa Birliği’nin, kendisi Kıbrıs Türklerine limanlarını kapalı tutarken, Türkiye’den limanlarını Kıbrıs Rumlarına açmasını istemesi, adaletsiz ve mantıksızdır.

Erdoğan ve  Merkel telefonlaşması

Değerli Başbakan Erdoğan, siz sayın Merkelle yirmi dakika telefon görüşmesi yapsanız da, onun bu konudaki  düşüncesini değiştiremezsiniz, çünkü bu bayan Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesine kesinen karşıdır. Ve bu bayan bu konuyu devamlı olarak secim malzemesi olarak Almanya’da iç politikada kullanmiştır. Dolayısıyla Almanya’nın Saarland eyaletindeki Mettlach kentinde bir araya gelen Almanya Başbakanı Angela Merkel, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Polonya Devlet Başkanı Lech Kaczynski’nin geleneksel “Weimar Üçgeni“ buluşması sonrası yayınladıkları ortak deklarsyonda: Türkiye’nin AB’ye giriş süreciyle ilgili olumlu bir açıklama bulmak mümkün değil. Diplomatik siyasi taktiklerle Türkiye’ye sen bizden küsme denmektedir. „Türkiye’nin üyeliğini gözden geçirmek gibi bir düşünce, kimi Avrupa ülkelerinde, iç politika bağlamında Türkiye konusuna öteden beri sıcak bakmayan kesimlerle ilişkilerde iyileşmeye yol açabilir”. Ancak bunun, İslam dünyasıyla ilişkiler, köktendinciliği körüklememe, Ankara'nın içinde yer aldığı bölgeyi istikrarlı biçimde düzenleme gibi öncelikli konular açısından bir yarar getirmeyeceği açıktır. Dolayısıyla geliyorum, diyen kıriz AB bünyesindeki tartışma konularını da gün ışığına çıkardı.

Kısca belirtmek gerekirse, Lordlar kamarasınında belirlediği gibi Avrupa Birliği’nin Türkiye ile katılım müzakerelerini kısmen askıya alması Anadolu’da yaşayan halklara hakaret niteliği taşımaktadır. Demokraside 2002’den beri olumlu bir gelişme gösteren, Laik bir ülke ve NATO ittifakının önemli bir üyesi olan Türkiye, bu tutumla Avrupa’dan uzaklaştırılmaktadır. „Avrupa Birliği'nin bu erteleme kararı, eğer düzeltilmezse, çok büyük bir hata olarak ileride idrak edilecektir.

Bu yazı toplam 8961 defa okunmuştur