Özgür Amed

6 madde ile Lice katliamının düşündürdükleri...‏‎

09 Haziran 2014 Pazartesi 10:23

1)

Hiç uzatmadan çokta lafa boğmadan şunu net ifade etmeliyiz. 
Şehîd Ramazan Baran ve Hacı Baki Akdemir’in ölümünde hepimiz suçluyuz. Çünkü ölümler göz göre göre geldi. Günlerdir “imha edeceğiz” anonsu altında gaza, mermilere boğulan o insanlara cesaretiniz varsa sorun kendilerini yalnız hissedip hissetmediklerini. Devletin kibrinin taşacağı taa Ankaralardan getirilip tepelere yerleştirilen özel hareket ekiplerinden belli değil miydi? Hiçbir önlem alınmadı. Aynı durum 46. gününe giren Meskan direnişi için de geçerli... 

Leyleğin Geciken Adımı'nda geçen bir soru idi "Kaç sınır geçmesi gerek insanın, evine ulaşması için" diye. Kurdistan coğrafyası için sorunun biraz değişmeye ihtiyacı var. Peki, kaç insan ölmeli o sınırların aşılması için, kaç insan ölmeli ki sınırların ardına geçmiş o insanlar evlerine ulaşabilsin?

Hikayemiz özet ile budur.

2)

Dün akşam Lice’de katliam olduktan birkaç saat sonra gündeme düştü. Soluğu fakültede aldım. Aile yakınları orada hazır idi, halk daha gelmemişti. BDP’nin çağrısı, sosyal medya üzerindeki çağrılar ile çok geçmeden yeterli olmasa da bir kitle oluştu acil kapısının önünde. Oraya ilk gelenler her zamanki gibi polisler idi. Onlarca araç ile yerlerini almışlardı. Morg bölümünü manevra edebilecekleri şekilde sarmışlardı. O da yetmezmiş gibi giriş çıkışın olduğu en ufak bir kapı bile onlarca polis tarafından tutulmaya çalışılıyordu. Çünkü yıllar yılı öğrendiğimiz ilk ders ölmenin yetmediği idi. Ölmek doyurmuyor, yas bile tutmayacaksın. Çünkü çok iyi bildikleri şey şu: yasın tarihi, direnişin tarihidir. Birbirilerini terk etmediler bu topraklarda.

Aile sinir krizleri geçiriyor. Gelen her akrabanın ağıdı hepimizi perişan ediyor. Tüm bunların tam ortasında polis yöneliyor bize. Tepki sert oldu. Kovuldular. Çok geçmeden diğer tarafta çatışma başladı. Bu sefer gaza boğuluyoruz. Havai fişekler patlıyor. Gaz dumanı artıyor. Baygınlık geçirenler, yas tutan annelerin maruz kaldığı şiddet her şeyi anlamsız ve tanımsız kılıyor. Bu nasıl vahşet?

Tabi bu arada Lice’den gelen son haberlere bakıyoruz. Daha fazla kayıp yaşanmaması umudu ile bekleyiş sürerken ortamın biraz sakinleşmesi ile yüzümüzü Lice’ye çevirmeye karar veriyoruz. 
Arkadaşlar ile araca yönelirken bir genç elinde taş ile uzaklaşan akreplere taş atıyor. Ama attığı taşlar halkın üzerine gidiyor. Kalabalığa isabet ediyor. Uyarılınca kabul etmiyor, illa atacağım diyor. “Bunlar bizi katlediyor. Niye duralım? Niye duruyoruz” diye soruyor. Tamam, haklısın ama taşlar bizimkilere değiyor atma diyoruz. Bunun üzerine avazı çıktığı kadar bağırıp şöyle dedi:
“Hayır haklı değiliz. Haksızız! Haksız olduğumuz için bunlar başımıza geliyor”…

Açıkçası beni sarstı bu cümlesi. Haksızız dedi… Öyle içime oturdu.
Yüzü kapalı, yapılan zulmün her molekülünü hücrelerinde hisseden bu gencin tespiti biraz olan bitenin tersten okuması idi. Her şeyi içeriyordu.  
Her şeyin iyi olduğu ve dillendirildiği bir ortamda İşbilir ailesinden, Bêmal Tokçu, Medeni Yıldırım, Ramazan ve Hacı’dan sonra sıranın ona gelmeyeceğinin garantisi yoktu. Evet, bu işte bir terslik var ama o nedir? İşte bunun tam olarak tanımlanamayan o ara eşiğine denk düşen bir kızma idi. "Ölüyoruz! O halde Kürdüz" gerçekliğine, paradoksuna denk gelen bir kızma... 

Aynı kızma atılan sloganlarda da vardı. “Aşitî naxwazim, şer şer şer” sloganı herkesin her şeyi tekrar düşünmesi için yeterince mesaj içeriyor diye düşünüyorum.

3)

Lice’ye giderken 2 noktada jandarmaya maruz kaldık. Geri çekilme olmuştu, kontrol noktaları kalkmıştı ama yine bir iki ana yol üzeri kendilerini gösteriyorlardı. İlkinde bizi elindeki feneri ile süzüp, uzun uzun yüzümüze bakması ve geçin deyişi 5 saniye sürse de göz göze gelişimiz ile beraber sanki bin yıl geçti. İkincisi ise dönüşte yasaklı olduğu söylenen bir yolda şansımızı denerken oldu. Gecenin saat biri ve tam içlerine girdik. El fenerleri ile “gel gel” dedi. Durduk. Panzer, tank, ağır silahlar ve bolca jandarma. Baş başayız. İnin dedi… Kimlik almadan direk arabayı aramaya girişti. Şans bu ya, arabanın arka camı kırılmış bir hafta önce. O'na göre biz olayın tam ortasından geliyoruz. Haliyle ilk sorusu cam üzerine. Fakat sorun o değil. Sorun bizle konuşan elemanın yüzündeki dalga, aşağılama şekli. Silahların üzerimize düşen gölgesinde o kadar iyi anlıyoruz ki aşağılamayı. Nerden geldiğimizi iyi biliyor, ısrarla soruyor. Sırıtıyor arada. Size burada demin başkalarına yaptığım gibi her şeyi yapabilirim, kimse de bişi diyemez mesajı var.  Bize fazlası ile hissettiriyor.

Kurdistan’daki sömürgeciliğin yüz ifadesi budur. Dalga geçiyor… 
Güç sahibi benim diyor. Sıkıştığı ve arkasına saklandığı korkunun sinsi satıcısı oluyor. Öldürmeyi doğal hakkı görüyor. Çünkü arkasına yaslandığı bir gelenek var.

4)

Lice’den dönüşte morgtan alınıp camiye götürülecek naaşa yetişiyoruz. Kontra üssü ile meşhur Seyrantepe’ye gidiyoruz. Ne garip! Faili belli bir kontra sonrası, yani yıllar sonra, aynı sokaklarda gecenin ikisinde halk sloganlar ile yürüyor. Amed eylem tarihinde en ilginç anlardan birine tanıklık ediyoruz. İnsanlar uykusundan uyanıyor. Kaldırıyoruz onları. Dışarıda bir şeyler oluyor…

AKP’nin büyük bir şov olarak tasarladığı son Kürt Çalıştay’ın arifesinde çıkan kurşunlar ile katledilen bir gencin bedeni, omuzlarda tam da toplantının yapıldığı otelin önünden geçiyor. Otelin ışıltılı ışıkları yanından geçen beden, karşı tarafın bu meseleye bakış açısının da özeti. Bu anın değeri heybede tarifsiz bir acı…

Cami önündeki bekleyişten sonra sabah alınmak üzere ayrılıyoruz.

5)

Cenazenin saat kaçta ve nereye götürüleceğini ancak kısıtlı imkanlarla duyurabiliyoruz. Kimsenin pek haberi yok. 9 gibi alınan cenaze yürüyüş ile Amed’in bir ucundan diğer ucuna götürülecek.

Sabah cenaze korteji ile yol alırken Kuruçeşme'ye geldiğimizde kitleselliğin kat be kat artacağını umuyorduk. 
Çoğu kimsenin haberi olmadığı için gürültü ve sloganlar ile binalardaki insanlara çağrı yapılıyordu. Katabildiklerimizi kattık...
Pencereden bol bol fotolarımızı çekenler bir tarafa, sessizce ağlayan annelerin oluşu bir tarafa... 

Kuruçeşme dörtyola vardığımızda önümüzdeki anne sağda solda durup bizi izleyen insanlara "Bu bizim şehidimizdir, neden sahiplenmiyorsunuz? Neden yürümüyorsunuz?" diye sordu. Yürüyüş boyunca iki üç çay ocağına da yönelip orada oturan gençlere, adamlara seslendi ve aynı çağrıyı yaptı. 

DİHA bir foto geçiyor. Bir genç kahvede okey oynayan insanlara sesleniyor. 

Bu genç arkadaşın okeye pineklemiş insanlara söylediği şey tam olarak annenin dediği şeyler. Dün gece saat 02:00 sularında Kurşunlu Cami'ye giderken de bir genç kortejden ayrılıp sokak başında bekleyen ailelere yönelip "Dininizi sömüren, sizi aldatanlara artık kanmayın" dedi. 
Dünden beri buna benzer pek çok durum oluştu. 
Hal böyle olunca bu “çağrı” durumunun kodları bambaşka bir şey. Önümüzde duran, hepimizi ilgilendiren, sarmalayan bir fenomen.
Kişisel düşüncem bu fenomenin "Yeni dönemde önümüzdeki en büyük ikilemin ibretlik belgesi" olduğudur. Fotonun, onlara yönelen bir yüz ve soğuk okey taşları arasında söylediği şey tam olarak bu. 

Dahası da var...
Ramazan Baran'ın babası mezarlıkta çok ince bir tepsit-gönderme yaptı: "Kürt halkının değil, onurlu Kürt halkının başı sağ olsun" dedi... Oğlunu toprağa emanet ettikten ve "Buradaki tüm gençler benim için Ramazan'dır" dedikten sonra "Onurlu Kürt halkı" tanımı yapma gereği duydu. Yasına ortak olmasını istediği kişileri özel olarak vurguladı... 

Görmek tanıklıktır, bu durum bizi aşar. Kaçacağımız bir şey değildir.
Yanı başımızda, tanıklığımızda bizim için kurşunlara göğsünü siper etmiş birinin yasına saygı ve sahiplenme gösteremiyorsak; oturmak daha cazip geliyorsa o zaman Ramazan'ın babasının yaptığı gibi bir "onur" seçimi yapmak zorunda kalacağız.

Diğer altı çizilmesi gereken bir durum da şu: Lice ve Meskan direnişi ile ortaya çıkan yepyeni bir eylemsellik kültürü var. Bunun tam tersi de metropollerde ortaya çıkmış durumda. Bu “kayıtsızlık ve normalizasyon” hali son yıllarda kendini fazlası ile hissettiriyor. Sosyal medyada olayın algılanış ve ifade ediliş biçimi “normalleştirme” için yeterince örnek içeriyor…  

6)

Gezi’nin yıl dönümünde “Direniş hiyerarşisi kurbanı olarak Lice ve Meskan” başlığı bir makale ele almıştım (bit.ly/1jI6qKF). Lice’deki bu son katliam ile bir gerçeğin daha farkına varıyoruz: Yas hiyerarşisi…

Bu yas hiyerarşisi elbette uzun mesele ve arka planı tarihsel bir eleştiri gerektiriyor. Ama bir şeylerin az da olsa değiştiği ya da değişmesi için tüm olanakların olduğu bir ortamda bu gerçeklik ile yine çırılçıplak karşı karşıya kaldı Kürt halkı. Bizim yasımız bile yok…

Toparlarsak;

Şuan Lice katliamına yönelik patlayan bir öfke var. Bu öfke haklı ve yöneldiği adres doğrudur. Pek çok yerde eylemler, çatışmalar başlamış durumda. Yükselme olasılığı olduğu gibi, bugün gerçekleşecek İmralı-Heyet görüşmesi ile başka aşamaya da hızlıca evirilebilir.

Çünkü masada oynayacak kart kalmadı. Devlet hepsinde hile yapıyor…

Bu yazı toplam 11151 defa okunmuştur