Paramparça...

Böylesine bir parçalanmış uğruna, dahası böyle bir parçalanma üzerine bina edilecek bir politika ile Köln'den çıkıp Çankaya'ya tırmansanız ne olacak?

CENGİZ ÇANDAR - RADİKAL

Bir yanda 'Dik dur eğilme, ümmet seninle', 'Son Osmanlı padişahı hoş geldin' gibisinden pankartlar taşıyan, kimisi 'kefen' giymiş kalabalıklar; kimisi şehrin en önemli merkezlerinden Ebertplatz’a ellerinde 'Diktatör' yazılı pankartlarla yürüyen çoğunluğu Alevi topluluklar ve ülkenin en çok satan Bild gazetesinin kapağında Almanca 'Sie Sind Hier Nich Willkommen', altında Türkçe 'Hoş Gelmediniz, Burada İstenmiyorsunuz' manşetinin tüm bayileri kapladığı Köln, bir başka deyişle Almanya ve Avrupa’daki Türkiye toplumu, Tayyip Erdoğan’ı böyle karşıladı. 
Yani, paramparça... 
Ülkenin en kucaklayıcı olması gereken, öyle varsayılan sıfatını hedef alan Tayyip Erdoğan, Çankaya yoluna Köln’deki gövde gösterisiyle koyulmak isterken, büyük ölçüde kendi katkısıyla tehlikeli boyutlara erişmiş ülkedeki parçalanmışlığı da dışarıya, Türkiye toplumunun içine taşımış oldu. 
Türkiye ile ilgili, ilişkili her yer, her kesim, herkes paramparça oldu. İslamcıları, Müslüman camia bile parça parça. 
"Ortaokuldan beri İslamcı camianın içindeyim. O yaştan itibaren bu ülkeye güzel ahlak, dürüstlük, dostluk, kardeşlik, özgürlük gelsin diye çalıştım, çabaladım. 

Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği dindar siyaset Türkiye’de iktidar olsun, ülkeye huzur getirsin diye gecemi gündüzüme kattım. 

Aşklarımı, ailemi, çocuklarımı… Tüm hayatımı İslamcılık davası için ihmal ettim. 
Tek bir amacımız vardı: Müslümanlıktan aldığımız o güzel ahlakı tüm ülkeye yaymak. Özgürlüğü, kardeşliği, iç barışı, yoksullara merhameti ve yardımı, insanlara saygıyı bu ülkenin kalıcı değerleri kılmak." 
Bu satırlarla başlamıştı İnternethaber.com’da önceki günkü yazısına Levent Gültekin. Şöyle devam etti: 
"'Dindar adamdır yalan söylemez, dindar adamdır çalmaz, dindar adam adaletsizlik yapmaz' algısını yaptıklarıyla yerle bir etti. 
Barış dini olan İslam’ın çıkar için kullanıldığında nasıl yakıcı bir silaha dönüşebileceğini gösterdi. 
Sadece bunlar mı? 
İstanbul’un silueti onun zamanında bozuldu. 
Şehirlerimiz onun iktidar döneminde daha da yaşanmaz hale geldi. 
Mezhep savaşı Ortadoğu’yu kasıp kavururken, siyasi çıkar için Alevi- Sünni ayrımcılığı yapmaktan imtina etmedi.  
'Reyhanlı’da 53 Sünni vatandaşımızı kaybettik' dedi! 
Medya onun döneminde pespayeleşti. Gazetecilik iflas etti. 
Sektördeki en kişiliksiz, en ahlak yoksunu, haysiyet fukarası kim varsa onları en önemli makamlara taşıdı… Onunla birlikte hareket eden hiçbir dava arkadaşına değer vermedi. Hepsini aşağıladı. Yok saydı. İtibarsızlaştırdı. 
50 yıllık emeğin sonunda yetişen İslamcı aydın, yazar, kanaat önderlerinin hepsini iktidar imkânlarıyla sindirdi, değersizleştirdi.  
Kimine makam verdi, kimine ihale… 
Gezi sürecinde 'Kabataş' ve 'camide içki' gibi uydurma senaryolarla iç barışımıza büyük bir darbe indirdi. 
13 yaşındaki evladını kaybetmiş bir anneyi miting meydanında yuhalattı… 
Tüm bunlarla hepimizi dünya âleme rezil etti. 
Benim emeğimle iktidar olan birinin yaptıklarından dolayı, yabancılara 'Ben Türk’üm' demeye utanıyorum. 
Bundan daha acı ne olabilir? 
Bu listeyi o kadar uzatabilirim ki sayfalar yetmez…" 
Levent Gültekin, bu satırları yazarken, Tayyip Erdoğan, henüz Berkin Elvan için "Her ölenin hatırası için tören mi yapılacak! Öldü, geçti" dememişti. Levent Gültekin, bu satırları yazarken, Uğur Kurt’un öldürüldüğü haberini de muhtemelen almamıştı. 
Bir 'Sünni-İslamcı' olarak yola çıktığını olanca açıklığı ve dürüstlüğüyle söyleyen gazetecinin yukarıdaki satırlarının altına, Uğur Kurt ölümünün en yakın tanığı olmuş olan bir Alevi doktorun Facebook’una düşürdüğü şu satırları ekleyin:
"Dün (22 Mayıs 2014) hayatımın en korkunç günüydü. 80 yaşındaki alzheimer hastası ve son bir haftadır komada olan annem Esma Ceylan sabah saat altı civarında vefat etti. Annemin vasiyeti üzerine daha önce de babamın cenazesini kaldırdığımız Okmeydanı Cemevi’ne cenaze işlemlerini yapmak üzere kardeşlerimle birlikte gittik. Üzgündük, annemizi kaybetmiştik. Saat dokuz civarı vardığımız Cemevi görevlilerin yardımıyla annemin köyü olan Sivas-Hafik-Üzeyir Köyü Derneği'nin üyelerine annemin vefatını bildiren SMS yollandı. 
Cenaze namazının 14.00’te kılınmasını ve mezarlığa geçmeyi planlıyorduk. Saat 11.30 civarı Cemevi’nin bahçesinde toplanmaya başlayan 20-30 yakınımızla otururken temiz yüzlü bir genç adam önce kardeşimin elini sıktı sonra benim yanıma gelerek ‘Abla cenaze sahibi sizmişsiniz, ben Üzeyir Köyü'ndenim, başınız sağ olsun’ dedi. Ne kadar kibar ve güzel bir çocuk olduğunu düşündüm. Henüz bir dakika geçmemişti ki yokuş bir dar sokakta bulunan Cemevi’nin duvarının yanından aşağı yüzleri fularla kapalı iki gösterici koşarak indiler. Tüm cenaze kalabalığı o yöne baktık ve sokağın yukarısından ‘ta ta ta ta ta ta’ şeklinde silah sesleri geldi. Tek bir şarjör. Ritmik sekiz-on atış… 
Çocukluğumda duyduğum çatapat seslerine benziyordu. İlk anda donduk kaldık. Ne olabilirdi ki, biz bir ibadethanenin avlusunda cenazemizi bekliyorduk, herkes tanıdığım ve akrabamdı etrafımdaki. Birkaç saniye sonra herkesin içeri doğru kaçıştığını gördüm ve yerde yatan o çocuğu. ‘Biri vuruldu’ sesleri arasında. Hemşire olan ablam vardı önce çocuğun yanına. Sırtındaki montu çıkarmış kanayan ensesine bastırmıştı çocuğun. Ağzından oluk gibi kan akıyordu. Mesleki refleksle pozisyon vermeye çalıştık. Ne nabız alabildim ne solunum gördüm. 
Zavallının gözleri bakışları donmuş, gözbebekleri irileşmişti bile. Ağzından sürekli kan boşaldığı için sırtüstü yatırıp kalp masajı bile yapamadım. Ben, 20 yıllık meslek hayatımda yüzlerce binlerce kez hayatla ölüm arasındaki insanlara müdahale etmiş ben hiçbir şey yapamadım. Zaten iki dakika sonra bir de ayağımızın dibine gaz kapsülü düştü. İhtiyarlarımızı, yakınlarımızı alıp Cemevi’nin içine kaçıştık. 
Çocuk soğuk betonun üzerinde kan gölünün içinde tek başına kaldı. Bir annenin evladı, genç bir kadının biricik kocası, iki yaşında bir bebeğin babası, o gencecik civan gibi delikanlı benim elimi sıkıp ‘Abla başın sağ olsun’ dedikten iki dakika sonra betonun üzerinde kendi kanının ortasında yapayalnız kaldı… 
22 Mayıs 2014’ü hayatımın sonuna kadar unutmayacağım. Binlerce vefat gördüm. Hiçbir insan Uğur Kurt kadar günahsız, sebepsiz ölmemiştir. Sadece bir taziyeye gelip de betonun üzerine düşen o gencecik çocuğun görüntüsü yaşadığım sürece gözlerimin önünden gitmeyecek. Gösterici kovalayacağım diye halkının hem de ibadethanede bekleyen halkın üzerine ateş açan, ateşi açanları saklayan, koruyan, mazur gören, bahane üreten herkes sonsuza kadar cehennem ateşinde yansın."  
Ve düşünün, ne kadar paramparçayız. Ruhumuz paramparça, zihnimiz paramparça, yüreğimiz paramparça. 
Böylesine bir parçalanmışlık üzerine bina edilecek bir politika ile Köln’den çıkıp Çankaya’ya tırmansanız ne olacak? 
Böylesine parçalanmış, bu kadar parçaladığınız Türkiye’yi yönetebilecek misiniz? 
Şöyle soralım: Türkiye’yi barış içinde, demokratik bir ülke olarak yönetebilecek misiniz?

barış
 // barış
evet.....Türkiye’yi barış içinde, demokratik bir ülke olarak yöneteceğiz. ben idilde görev yapan bir öğretmen olarak bunu öğrencilerimin gözlerinde görebiliyorum...
28 Mayıs 2014 Çarşamba 10:09