HDP ATK için Danıştay'a başvurdu

HDP Hukuk Komisyonu, Kürdistan'da yürütülen katliamlarda cenazelerin kaçırılması için Adli Tıp Kurumu (ATK) ve Cenaze Defin Yönetmenliği'nde yapılan değişikliklerin iptali için Danıştay'a başvurdu.

ANKARA - Danıştay Nöbetçi Dairesi'ne "ivedi görüşme" talebiyle yapılan başvuruda, 16 Ocak 2016 Cumartesi günü Resmi Gazete'de yayınlana yürürlüğe giren 29595 sayılı Adalet Bakanlığı Adlî Tıp Kurumu Kanunu Uygulama Yönetmeliği'nde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik hükümlerinin iptali ve yürütmesinin ivedilikle durdurulması talep edildi. HDP Hukuk Komisyonu tarafından yapılan başvuruda son düzenlemedeki "Cesedin teslim veya gömülme işlemleri sırasında kamu düzeninin bozulabileceği veya toplumsal olayların meydana gelebileceği ya da suç işlenebileceği mülki idare amirince değerlendirildiği takdirde cesetler, gömülmek üzere doğrudan mülki idare amirliğine teslim edilir" şeklindeki değişikliğe dikkat çekilerek, HDP'nin katliamların yaşandığı bütün bölgede halkın desteğine sahip olduğu temel parti olduğuna işaret edildi.

Bu yüzden de HDP'nin dava açma yetkisinin olduğuna işaret edildi.

Adalet Bakanlığı cenazelerin akıbetine karar veremez

2992 sayılı kanuna işaret edilen başvuruda, yasanın "adalet kurumlarının açılması, geliştirilmesi ve denetimi, adalet hizmetleri ile ilgili araştırma ve hukuki düzenlemelerin yapılması, bakanlıklarca hazırlanan kanun ve kanun hükmünde kararname taslaklarının Türk hukuk sistemine ve kanun yapma tekniğine uygunluğunun incelenmesi ve kanunlarla verilen diğer görevlerin yerine getirilmesi için Adalet Bakanlığı'nın kurulması" şeklinde olduğuna işaret edildi. Buna dair ise "Bu hizmetler kapsamında, cenazelerin akıbetini tesise dair bir yetki bulunmamaktadır. Anayasa'nın 6. maddesiyle düzenlenen egemenlik hükmü uyarınca, kimse kendisine Anayasa ile tanınmayan bir devlet yetkisini kullanamaz" denildi.
Ayrıca ilgili yasalarda cenazeleri defnetme yetkisinin belediyelerde olduğuna işaret edilen başvuruda, "Bu düzenlemenin Adalet Bakanlığı tarafından yapılması yetki tecavüzüdür. Burada Adalet Bakanlığı, adeta belediyelerin yerine geçerek düzenleme yapmakta, kanunda hiç yeri olmayan mülki idare amirlerine bir yönetmelik vasıtasıyla yetki vermektedir" denildi.

Yine, Mezarlık Yerlerinin İnşası ile Cenaze Nakil ve Defin İşlemleri Hakkında Yönetmelik, mülki amirlere yalnızca yoksulların cenazelerinin bir şehirden başkasına nakli kaçınılmaz olduğunda böyle bir yetki verdiği bunun dışındaki bütün yetkilerin belediyelerde olduğu belirtilen başvuruda, şu görüşlere yer verildi:

"Bu düzenlemeyle kanunlarla açıkça belediyeye verilmiş bir yetki, yönetmelikle mülki amirlere verilmektedir. Yukarıda da vurgulandığı gibi, kaynağını Anayasa veya kanundan almayan bir yetkinin kullanılması hukuka aykırılık teşkil edecektir. Normlar hiyerarşisi bakımından değerlendirildiğinde yönetmelik, kanun tarafından konulan kaideleri açıklar nitelikte olmalı, kaynağını kanundan almayan bir yetki tesis etmemeli, kanuna aykırı olmamalıdır. Oysa somut olayda bu durumlar gerçekleştiği için yönetmelikteki değişiklik hukuka uygun değildir.

Düzenleyici işlemin amaç unsuru dikkate alındığında ise daha büyük ihlallere ve hatta toplumsal sarsıntılara sebebiyet verecek durumlarla karşı karşıya gelmekteyiz. Daha önce hiçbir hukuki metinde yer almayan bir ayrım, bu yönetmelikte yapılmaktadır: Bir cesedin kamu düzenini bozma veya toplumsal olaylar meydana getirme potansiyeli üzerinden, cesedi farklı bir hukuki rejime tabii tutmak. Üstelik cesedin bu nitelikleri haiz olup olmadığına dair kararı da, defin işlemlerinde yetki ve sorumluluğu olmayan mülki idare amiri vermektedir. Burada mülki idare amirine kaynağını kanundan almayan ve hudutsuz bir takdir yetkisi tanınmaktadır. Bunun sonucu olarak mülki idare amiri, tamamen keyfi bir biçimde, vefat eden herhangi birinin cenazesine, deyim yerindeyse el koyabilecek ve onu istediği şartlarda defnedebilecektir. Bu durum, telafisi imkansız zararlara yol açacak mahiyettedir.


Defin yetki ve ödevi belediyelerde olduğu için, merkezi idarenin taşra teşkilatlarının böyle bir işlem için hazırlıklı olup olmadığı belirsizdir. Defin işlemlerinin mülki idareye devri, defin işlemlerinin tamamlanması için gerekli tüm araç ve gerecin teminini de gerektirecek ve kamu maliyesine lüzumsuz bir yük yükleyecektir.


Türkiye'de 16 Ağustos 2015 tarihinden bugüne, hukuki mesnetten yoksun sokağa çıkma yasağı uygulamaları sürmektedir. Bugüne kadar 7 kentin 20 ilçesinde onlarca mahalleyi kapsayacak şekilde 56 kez ilan edilen sokağa çıkma yasakları toplamda 307 günü bulmuştur. Toplamda 5 kez sokağa çıkma yasağı ilan edilen Cizre'de son yasak 14.12.2015'te ilan edilmiştir ve 35 gündür devam etmektedir. Bu 35 günde 55 kişi ve Temmuz 2015'ten bu yana ise 88 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu tablo diğer ilçelerde de pek değişmemektedir. Toplamda 2 kez sokağa çıkma yasağı ilan edilen Silopi'de son yasak 14.12.2015'te ilan edilmiştir. 35 gündür devam eden sokağa çıkma yasağında 27 kişi yaşamını yitirirken, Temmuz 2015'ten bu yana hayatını kaybeden kişiler toplam 41 kişidir. Toplamda 6 kez sokağa çıkma yasağı ilan edilen Diyarbakır gibi bir büyükşehrin merkez ilçesi Sur'da son yasak 02.12.2015'te ilan edilmiştir.

Bu yasak aralıksız olarak 47 gündür sürmektedir ve bu esnada 16 kişi yaşamını yitirmiştir. Temmuz 2015'ten bu yana Sur'da bugüne kadar hayatını kaybedenlerin sayısı 21'dir. Halen 47 gündür süren Sur ablukasında yaşamını yitiren Ramazan Öğüt'ün cenazesi 20 gündür, İsa Oran ve Mesut Seviptek'in cenazeleri 25 gündür, Rozerin Çukur'un cenazesi 9 gündür ailelerine teslim edilmemektedir. Ailelerin cenazelerin kendilerine geri verilmesi talebiyle başladıkları açlık grevi 16 gündür devam ediyor. Cenazesi 7 gün morga dahi götürülmeden sokak ortasında, ailesinin gözleri önünde çürümeye terk edilen Taybet İnan örneği ise cenazenin bütünlüğünün ihlal edildiği acı bir örnektir. Taybet İnan olayında TİHV'in verilerine göre, vurulduktan sonra yardıma gitmek isteyen kayın biraderi Yusuf İnan da evinin bahçesinde vurulmuş ve kan kaybı sonucu yaşamını yitirmiştir. Taybet İnan günler sonra, 7 Ocak 2016'da yayınlanarak yürürlüğe giren yönetmelik değişikliği hükmü uyarınca kaymakamlık tarafından toprağa verilmiş, aileden yalnızca 8 kişinin cenazeye katılmasına müsaade edilmiştir. Bu tür kısıtlamalar, gerek dini gerekse kültürel bir tören olan cenazeyi baskı altına almakta ve toplumsal bellekte yaralar açmakta, adeta merkezi idare organlarıyla halk arasında bir inatlaşmaya dönmektedir. Bu nedenle toplumsal gerginlikler, kontrol edilemez bir hale gelebilecektir. Şöyle ki, halkın kolluk kuvvetlerinin şiddetine karşı duyduğu tepki nedeniyle zaten bu nedenle hayatını kaybeden herkesin cenaze töreni kitlesel olarak yapılmaktadır. Bu törenlere mahal verilmemesi için kaymakamlığın cenazelere 'el koyması' toplumsal gerginliği tırmandıracak ve telafisi mümkün olmayan zararları ortaya çıkaracaktır.

Gömülme hakkına saygı gösterilmiyor

Hastaneye erişim imkanı bulunmadığından cenazesi günlerce evin buzluğunda muhafaza edilen 10 yaşındaki Cemile Çağırga, 7 gün sokakta bekletilen ve yardıma giden herkesin tarandığı Taybet İnan örneği, morgda alt alta üst üste muhafaza edilen cenazeler, Türkiye Cumhuriyeti idaresinin insanların "gömülme hakkına" saygılı davranmadığını göstermektedir. Merkezi teşkilatın taşra yapılanmasında bulunan mülki amirler de bu uygulamada pay sahibidirler. Cenazelerin mülki amirlere teslim edilmesi, akıbetlerinin bilinmezliğe terki anlamına gelecektir.

Tarihten beri var olan hak gasp ediliyor

Antigone'den bugüne, insanın gömülmesi kralların bile karşı gelemeyeceği bir doğal hak olarak karşımıza çıkmaktadır ve tartışmaya açılması vaki değildir. Sofokles'in tragedyasında Antigone, hain ilan edilen ve gömülmesi kralın emriyle yasaklanan kardeşini gömmek için hayatını riske atarak kralın emrine karşı gelmekte ve bunu yaparken 'Tanrıların Yasasına' riayet ettiğini söylemektedir. Gömülme hakkı, kanunla yazılı düzenlemeyi bile gerektirmeyecek kadar doğal ve tartışmasız bir haktır. Bu haktan, ailenin dini ritüellerini yerine getirebilmesi, belirli bir mezarın bulunması da anlaşılmalıdır. Defnedilebilme hakkı, cenazenin ardından yas tutulabilmesini de mümkün kılar. Davaya konu düzenlemeyle, bütün bu haklar cenazenin 3 gün içinde teslim alınması şartına bağlanmaktadır.

Mevcut sokağa çıkma yasaklarının maalesef olağanlaştığı bu tabloda cenazenin gömülmesi veya teslimi esnasında kamu düzeninin bozulacağı iddiasıyla cenazenin mülki idare amirince toprağa verilmesi, açıkça o cenazenin ailenin tasarrufundan çıkarılması anlamına gelmektedir. Bu durum hem ailenin defin ritüellerini uygun gördüğü şekilde gerçekleştirmesini engelleyecek, hem de cenazelerde karışıklıklar olmasına ve hatta ailelerin mezarları bulamamasına varabilecek sonuçlar doğuracaktır. Böylelikle idari işlemin amaç unsuru bakımından hukuka uygunluğundan bahsetmek mümkün değildir. Mevcut şartlarda böyle bir uygulamada kamu yararı bulunmamaktadır."

Ayrıca cenazelere el koyma girişimin insani olmadığı gibi uluslararası sözleşmelere de aykırı olduğu belirtilerek AİHS'nin 8'inci maddesine de dikkat çekilerek, AİHM'in gömülme hakkına ilişkin verdiği çok sayıda ihlal kararına da dikkat çekildi. Başvuruda, "Yukarıda anılan ve sayın mahkemenin re'sen gözeteceği nedenlerle, ivedilikle yürütmenin durdurulmasına ve 29595sayılı Adalet Bakanlığı Adlî Tıp Kurumu Kanunu Uygulama Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik hükümlerinin iptaline,yargılama masrafları ile vekalet ücretinin davalı idarenin üzerine bırakılmasına karar verilmesi" talep edildi.