1. HABERLER

  2. Sat Gölü'nde
Sat Gölünde

Sat Gölü'nde

Sat Gölü'nde; efsane, düş ve gerçek aynı halayda özlenen yarınlar için türkü çığırıyor. Emin Sarı, okumyaya doyamayacağınız yeni bir öyküyle karşınızda...

A+A-
Gölün mavisi ile gökyüzünün siyahın tonlarını bağrını açmış mavisi arasında  dağların bıçak sırtını andıran zirveleri usta bir ressamın kara kaleminden çıkmış uzun ve kavisli bir çizgi gibi uzayıp gidiyordu. Sonsuz iki nokta arasında sonsuz uzunlukta bir dağ silsilesi ve durgun göl suyu...

Karanlık ile aydınlık arasındaki bu vakitte etraftaki herhangi bir taş gibi cansız ve ruhsuz oturmuş adam, yaşadığı bu anın gerçekliğini sorguluyordu. Yaşadığı kırk küsur yıl tartışmasız kötü izler bırakmıştı yüreğinde, kötü ve bıçak yarası gibi derin izler…

Şu an olduğu gibi gerçek mi? Değil mi? Çelişkisine hiç düşürmemişti onu yaşadıkları, derin bir uçurumun iki yakası gibi belirgin izlerdi. Şimdi bu sülietlerden oluşmuş dünya ona bambaşka geliyordu. Gölün suyuna yoğunlaştı. “Neye benzetebilirim?”diye geçirdi içinden.

Neye benziyor?

Pahalı ipek bir kumaş…! Gülümsedi, esmer tenini göl suyundan yansıyan hangi vakte ait olduğu belirsiz bir ışık aydınlattı. O, hiç pahalı ipek kumaş görmemişti çünkü. En iyisi hiç bir şeye benzetmemek. Bu saklı cennete yakışan da kendine benzemektir.

O bunları içinden geçirirken gözleri hala gölün sularında  geziniyor her bir yerini yeniden keşfetmek bu görsel ziyafetin tadına varmak istiyordu. Sonra gölün kıyısına doğru suda halkalar oluşmakta olduğunu gördü gün ışığı sülietlerin hükümranlığına son vermek için dağların doruklarından gölün sularına ve yere narin bir saldırı başlattığı için halkaların gittikçe büyüdüğünü görebiliyordu. Halkaların oluşmaya başladığı noktada gölün mavi renginin içinde beyaz bir görüntü görünüp kaybolmaya başlamıştı. Adam, kıyısında oturduğu çocukluğunun hayali bu gölün sularında olağanüstü bir şeyler yaşamak üzere olduğunu anlamıştı. Deminden beri ruhunu ve gözlerini unutulmaz bir huzur yolculuğuna çıkaran görsel ziyafet müthiş bir zirveye doğru koşuyordu.

Ayağa kalkan adam gölün karşı kıyısında gittikçe daha belirginleşip efsanelerden çıkıp gelmiş bir çift kanat halini alan beyaz görüntünün tam karşısında belli belirsiz bir karartı gördü. Şimdi karartıyla beraber su yüzüne çıkan kanatların beyaz bir ata ait olduğunu da görebiliyordu artık. At karşı kıyıdaki karartıya doğru yolunu iyi bilen kararlı adımlarla ilerlerken ardından bakakalan adam bir ıslaklık hissetti.

Göl kıyısında oturan adam, tamamen aydınlanmış Sat’da soğuk bir havaya açtı gözlerini. En son bıraktığında gökyüzünü andıran bir durgunluk içinde olan göl, kıyıya serin dalgalarla vurmaktadır. Gölde dalgaların sesinden başka ne karşı kıyıda karartı ne de beyaz kanatlar vardır, sadece elbiseleri dalgalarla ıslanmış bir adam…!

Mamosta…

Mamosta gerçek ismi değildi elbet ama herkes ona öyle diyordu. Belki yirmi yıldır ona annesinden başka gerçek adıyla seslenen olmamıştı. Hatta köy hasretiyle beş yıl önce ölen babası bile ona öyle diyordu “Kurêmın mamosta” (oğlum mamosta)diyordu. Onun deyişi bambaşkaydı hem de.!  Sevgiyle övgüyle söylüyordu. Mamostalığı da sat gölünün beyaz kanatlı atının efsanesini duymasıyla başlamıştı zaten. İlk duyduğunda ortaokul öğrencisiydi günlerce aramış sormuş efsaneyi derleyip güç bela yılda bir sayı çıkarabildikleri okul dergisinde yayınlatmıştı. Büyük ilgi görmüştü efsane. İşte o günden sonra iki tutkusu vardı onun yazmak ve sat gölü.

İyi bir yazar olamamıştı ama yazdıkları ona Mamostalığı kazandırmıştı. Diğer tutkusu ise, asıl güzel olan oydu; Sat Gölü'nde olmak. Şimdi yıllarca yasak bölge olduğu için gidemediği Sat Gölü'ndeydi. Üstelik burada büyük bir mücadele sonrasında turizim amaçlı bir de ‘Doğal Yaşam Köyü’ kurmuştu.

Bu sabah doğal yaşam köyünün ilk sabahıydı. O da ilk müşterileriyle gece yarısına kadar sohbet ettikten sonra gölün kıyısında sabahlamış ve Sat Gölü'nün efsanesini gözlerini kapattığı bir anda sanki bunca mücadelenin bir mükafatı gibi rüyasında görmüştü.

Rüya mı?

Sıcak ekmek kokusu; Mamosta doğal yaşam köyünden yükselen sıcak lavaş ekmek kokusunu duyunca, “Asmin anadır”dedi, “Uyanmış ekmek pişiriyor”.

Doğal Yaşam Köyüne doğru yürüdü, aklından ‘Doğal Yaşam Köyü’ismini geçirdi; “Gerçekleşmesi için bu kadar beklediğim bir hayal için ne sıradan bir isim!”dedi kendi kendine. İsmi sıradan olmasına rağmen Mamosta’nın köyü hiç de sıradan bir köy değildi. Köyde tamamı taş ve kerpiçten eski köy evlerinin tüm özellikleri korunarak yapılmış otuz köy evi, her evin önünde çitle çevrilmiş küçük bir bahçe, her evin önünde yine kerpiç kullanılarak yapılmış birer kümes vardı. Ayrıca birisinde büyükbaş hayvanların, birinde küçükbaş hayvanların tutulduğu iki büyük ahırın yanında ortak zaman geçirilecek büyük bir köy evi ile ekmek ve özel yemeklerin pişirilmesi için içinde bir fırının da bulunduğu tandır evi bulunmaktaydı.

Evlerin dış görünümleri tamamen otantik olmasına rağmen içleri tüm ihtiyaçlar gözetilerek hazırlanmış mutfak, banyo ve tuvaletleri özelikle köy yaşantısına uygun olsun diye oldukça sade ama evlerin içinde yapılmıştı. Mamosta tüm köyde en fazla  tandır evini seviyordu ve şimdi en sevdiği yerin kapısındaydı:

- Rojbaş Asmin ana
- Rojbaş kurêmın
- Her tarafı mis gibi ekmek kokusu sarmış ana!
- Kurêmın bu havada bu dağın gölgesinde, bu gölün kıyısında ana babamın köyünde işte böyle güzel kokar ekmek.

Mamosta, bir şey diyemedi. Sat, Asmin ananın gerçek köyüydü. Yıllar önce bir çatışmadan hemen sonra çok acılı bir şekilde köylerini dumanlar ortasında bırakarak ayrılmışlardı buradan. Ne o, ne de köyleri hiç okul yüzü görmemişti ama Asmin ana bir bilgenin sözleriyle konuşmayı iyi biliyordu. Mamosta, bir lavaş ekmeği yuvarlayıp eline aldı tıpkı çocukluğunda olduğu gibi ekmeğini dişleyip köyün içine doğru yürümeye başladı.

Asmin ananın ve diğer köylülerin köylerini terk etmelerine neden olan çatışma Cilo Dağı'nın eteklerinde köyün yukarısındaki Berêreş(Karataş) kayalığında olmuştu. Çok kanlı bir çatışma olmuş orada. Aradan yıllar geçmesine rağmen hala anlatıldığında herkesin kaşları çatılır, yürekleri burkulur. İşin tuhafı köyün misafirlerinden iki kişi hem de iki bayan geldikleri saatten beri Mamosta’ya ısrarla bu yeri sorup duruyorlar.

Biri ‘Berêreş’ diyor diğeri, ‘Karataş’.

Mamosta ikisine de bügün onları oraya götürme sözü vermişti.

Köyün uyanma saati olan 7.00’ye nerdeyse bir saat vardı. Mamosta, elinde ekmeği köyün içinde çalışanları denetlemek amacıyla yürüyordu. Önce  köy evine uğradı, burada kahvaltısını kendi evlerinde yapmak istemeyenler için kahvaltı hazırlığı yapılıyordu.

Asmin ananın kızı ve kocası köyün diğer işleriyle beraber bu işe de bakıyorlardı. Mamosta içeri girdiğinde ikisini de işlerinin başında gördü. Onları selamladıktan sonra bir aksilik olup olmadığını sordu. Aksilik olmaması sevindirdi onu. Dışarı çıkıp ahırlarla ve hayvanlarla ilgilenenleri de kontrol etmek istiyordu. Köyün içinden ahırlara doğru yürürken misafirlerinden bazılarının uyanmış olduğunu gördü. Kimisi bahçeyle, kimisi kümesle ilgileniyordu. Hepsiyle ayrı ayrı sohbet etti. Hepsi de istisnasız hayatlarından çok memnundu.

İki bayanı bilerek yan yana evlere  yerleştiren Mamosta, onlara yalnız geldikleri için aynı evde kalmalarını da teklif etmişti. Onlar ayrı evler tercih edince böyle uygun görmüştü. Şimdi büyük bir merakla onların evlerine yöneldi. İçini kavuran duygunun merak olup olmadığını sorguluyordu kendi kendine. Ama  anlam veremediği bu duygunun meraktan öte olduğunu biliyordu.

“Mamosta“ ”mamosta” Bozuk bir Kürtçe’yi sevgiyle telefuz eden sese yöneldi  el sallayarak ona doğru gelenleri tanıdı. Nasıl da unutmuştu onları. Oysa onlar köyün en ilginç misafirleri olan Asuri karı kocaydı. Ona gayet samimi seslenen erkek yaşlı, nerdeyse 80’inde ama alabildiğine dinçti. Dağdan onların deyimiyle Jilo kilisesinin kalıntılarının bulunduğu yönden geliyorlardı. Mamosta onlara doğru yürüdü.

-Rojbaş rojbaş nereden geliyorsunuz sabahın köründe?
- Mamosta Jilo’yu gördüm, gördüm…
- Hani beraber gidecektik? Hem ben sana sadece yönünü söyledim nasıl buldun? Ne zaman uyandınız ?

Yaşlı adam Mamosta'ya sarıldı;
- Gördüm, gördüm gece hiç uyumadım… Ki babam anlatmıştı yolu babam…

Kadın, Mamosta’ya göz kırptı. İki yana ellerini açarak, “Anla onu” demek istiyordu. Mamosta onu iyi anlıyordu zaten. Onun hisleriyle Asmin ananın hisleri arasında ne fark vardı ki?

Mamosta da adamı sevgiyle kucakladı;
- Hadi siz dinlenin yorulmuşsunuzdur. Köy evine gidin güzel bir kahvaltı yapın, sonra gene beraber gideriz.
- Gidelim beraber. Hepsi yıkılmamış Mamosta, ikonu gördüm ikonu gidelim.
- Gideriz, söz gideriz!

Yaşlı adam eşinin elini sıkıca tutup köy evine doğru üzerinden büyük bir yük kalkmışcasına neşe içinde yürümeye başladı. Arkalarından bakan Mamosta, eski bir yarayı tedavi etmiş gibi hissetti kendini. Bazı yaraları tedavi etmek için ille de doktor olmak gerekmiyor demek ki!!!

İki bayanın da acaba böyle bir yaraları mı vardı? Büyük bir çatışmanın yaşandığı yer ve ısrarla bu yeri görmek isteyen aynı yerden iki ayrı isimle bahseden iki    kadın. Mamosta onların evlerine doğru yürürken bunları geciriyordu içinden. Bir yandan da iki kadının gizemlerini çözeceği için seviniyordu.

İki kadının ikisini de evlerinin bahçesinde onu beklerken buldu Mamosta. Onları yanına çağırdı:

- Bakın arkadaşlar geldiğinizden beri biriniz Bêrereşe biriniz Karataş’a gitmek istiyorsunuz. Aslında ikinizin gitmek istediği yer aynı, yer şu karşıda uzakta görülen seyrek ağaclarla kaplı kayalık alan. Ben sizlere söz verdiğim gibi sizi oraya götüreceğim ama yola çıkamadan önce bana yada birbirinize sormak yada söylemek istediğiniz bir şey varsa söyleyin. Yoksa yola çıkalım.

İki kadın da hiç konuşmadılar, aslında merak ettikleri sormak istedikleri bircok şey vardı ama soramıyorlardı. Bu kadın da kimdi? Niye aynı yere farklı bir isim veriyordu? Oraya niye gitmek istiyordu?

Bir iki dakikalık suskunluğu Mamosta, “Haydi” diyerek bozdu ve ardından yola koyuldular. Yolları çok uzun değil ama yorucuydu kapanmaya yüz tutmuş bir patikayı takip ediyorlardı. Önde mamosta hızlı adımlarla yürürken arkadaki bayanlar ürkek adımlarla onu takip ediyorlardı. Onların yürüdüğü patika renga renk çiçekler yemyeşil otlarla kaplı iken onlar gölden uzaklaştıkça küçülen gölün başka bir kıyısın hiç erimeyen kar kütleleri grimsi bir renk almışlardı. Her yandan kuş sesleri geliyor, ürkek tavşanlar büyük bir cesaretle sağa sola kaçışıp duruyorlardı. Ama bütün bunlardan iki kadının hiç haberi yoktu, onlar kafalarını kemiren sorulara cevap bulmaya çalışıyorlardı. Köy gittikçe uzaklaşırken kayalığın heybeti büyüyor yaklaşıyordu.

Kayalarla beraber iki kadının yüreğindeki heyacan da büyüyor yüreklerinden dışarı damarlarına akın ediyordu. Her ikisi de birbirlerini kaçamak bakışlarla süzüyor, birbirlerine karşı ne hissettiklerini anlamaya çalışıyordu; “Nefret mi? Yakınlık mı? Acıma mı?” Yoksa, “Ne için ne hissetmeliydiler?”

- “İşte burası”dedi Mamosta, etrafa serpiştirilmiş gibi duran yaralı bir orman artığının hemen üstündeki kayalığı göstererek.

- Birazdan sizi kayaların arasındaki bir kaynağa götüreceğim her şey o kaynağın başında başlamıştı. Siz söylemeazsiniz de orasını görmek istediğinizi biliyorum. Ben sizi orda bırakıp şu kayanın üstünden Sat Gölü'nü ve köyü seyre dalacağım.

Dediğini yaptı Mamosta her iki kadın bir süre kayaların ortasında küçük bir vaha  yaratmış olan kaynağın başında etrafı araştırmaya başladılar. Aradıkları neydi onlar da bilmiyorlardı. “İşte bu”diyecekleri bir şey arıyorlardı ama kaynak suyu dolanıp aktığı her yeri sarı güllerle donatmış aralarına beyaz beybun çicekleri serpiştirmişti ve yemyeşil otlar bir karış boş alan kalmayacak şekilde tüm toprağı sarıp sarmalamıştı. Hatta doğal olmayan irili ufaklı birçok çukuru bile ustaca kamufle etmişti.

- “Adım Nihal” dedi kadınlardan biri. Diğeri önce sustu; “Benimki de Aygül”. Karşılıklı oturdular.

Nihal;
- Kardeşin miydi?

Aygül;
- Kardeşim, Kızkardeşim.

Nihal şaşırmıştı;
- Kızkardeşin mi? Yani burada senin kız kardeşin mi?

Başını salladı Aygül.
Nihal;
- Benim de kardeşim, erkek kardeşim…
Aygül;
- Anlamıştım
Nihal;
- Neden cıktı dağlara kız kardeşin?

Aygül hiç düşünmeden cevap verdi, “İnandığı için”dedi. Bir süre sustular Nihal çok şey sormak istiyordu ama alacağı cevaplardan ürküyordu sanki. Sat’ta yaşadıkları ezberini bozmuştu. Kardeşinin haberini aldığı o kara gün aklına geldi.

- Nasıl öğrendiniz kız kardeşinin ölümünü?
- Yıllar sonra öğrendik. Sonradan yakalanıp serbest bırakılan bir arkadaşı söyledi. Kahramanca… Devam etmedi Aygül.
- Bize de öyle söylediler, büyük bir tören yapıldı memleketimizde öyle toprağa verdik.
- Benim kız kardeşimin bir mezarı var mı bilmiyorum ..!
İkisi de sustular. Nihal ayağa kalktı, “ona bir mezar yapalım mı burada”
- İkimiz mi?
- Evet. Şu kayanın dibinde!

Nihal yürüdü gösterdiği yere doğru. Etraftan topladığı küçük taşları bir mezar gibi dizmeye başladı. Aygül de katıldı ona, taşları dizdikten sonra içine toprak doldurup yükseltiler ve üzerini etraftan topladıkları çiçeklerle süslediler. Nihal;
- Artık kız kardeşinin de bir mezarı var!

Ona bakarken sessiz gözyaşları akmaya başladı Aygül’ün. Ardından Nihal’inkiler de ve birbirlerine sarıldılar…

Mamost hala ilk oturduğu kayanın üzerindeydi. Doğal yaşam köyünü kurmak için sat gölüne ilk geldiğinde buraya gelmiş aynı kayanın üzerinde oturup sat gölünü izlemekle yetinmişti. Yıllarca burada yaşananlarla ilgili anlatılanlar öylesine üzücü şeylerdi ki dönüp o çatışmadan arta kalanlar bakmaya cesaret edememişti.  Yine aynı şeyi yaptı. İki kadın ona seslenince yerinden kalktı ve onlarla beraber geldikleri yoldan aşagı inmeye başladılar. Bu kez kadınlar birbirleriyle konuşuyor etraftaki güzellikler üzerine yorumlar yapıyorlardı. Bir ara yollarının üzerinde buldukları küçük kaplumbaga ile uzun süre ilgilendiler. Ellerine alıp Mamosta’dan bir fotoğraflarını çekmelerini istediler. Mamosta, makinenin vizöründen bakarken iki kadının başlarını birbirlerine dayadıklarını gördü, sevindi; “İşte küçük bir kaplumbağanın becerebileceği en güzel şey”diye geçirdi içinden ve deklanşöre basıp bu anı ölümsüzleştirdi. Resmin fonunda  ‘Beréreş’ ya da ‘Karataş’ uzakta üzerinde beyaz bir bulut, güneş ışıkları altında görünüyordu. Mamosta da onlarla resim çekmek istedi ama bir türlü  söyleyemedi onlara, küçük kaplumbağayı avuçlarına alıp yüzüne yapıştırdı güneş altında ısınmış kaplumbağanın kabuklarından Mamosta’nın yüreğine doğru bir sıcaklık yayıldı, o anda bir deklanşörün sesi duyuldu.

Artık köyün içindeydiler, Mamosta, onlara hiçbir şey sormadan köy evine doğru yürüdü çok acıktığını yeni fark etti. Asmin ananın sıcak lavaş ekmeği şimdi soğumuş olsa da bir parça otlu peynirle bütün bir günün yorgunluğunu atmak için yeterli olacaktı. Köy evinin girişini özenle yaptırmıştı Mamosta. Hatta  kapının hemen üstüne bir dağ keçisinin boynuzlarını astırmıştı, sonra misafirlerden biri Mamosta’ya bir parça sitem edip, bir parça da kızdığı için çok üzülmüş o da kendisine kızmış aynı gün söktürmüştü boynuzları ve bir de karar almıştı doğal hayatın gelişmesi için elinden geleni yapacaktı. Şimdi boynuzların soküldüğü kapıdan iki bayanla beraber yorgun ama mutlu içeri giriyorlardı. İçerden büyük sohbet odasından ihtiyar Nasturi’nin bozuk aksanlı Kürtçesi duyuluyordu. Çok mutlu olduğu ses tonundan belli oluyordu. Kadınlar doğruca mutfağa girdiler. Mamosta odaya yöneldi, açık olan kapıdan içeri baktı. Derin bir sohbet odanın kilimlerle döşenmiş duvarlarından bir dervişin defi gibi dolanıp duruyordu.

Yer minderlerine oturmuş ihtiyar Nastüri karı koca, cezaevinden bir süre önce ilan edilen genel afla çıkmış eski Hakkari milletvekili, onunla beraber gelen bir iki dava arkadaşı, köyün açılışını izlemek için gelip köyde kalma kararı alan gazeteci, üniversiteli üç genç ve diğer misafirlerin bir bölümü sohbet ediyorlardı. Mamosta’yı görünce hepsi ayağa kalktılar ona büyük değer veriyorlardı. İçeri davet ettiler.

Mamosta;
- Ne konuşuyordunuz?
Eski milletvekili;
- Yıllarca konuştuklarımızı değil sadece senin köyünü konuşuyorduk. Yani hepimizin köyünü. Bir de gazeteci ihtiyara atalarının buradan niye gittiklerini soruyordu ama ihtiyar niye geldiğini anlatmayı tercih etti.
- Niye gelmiş?
Gülerek cevap verdi milletvekili;
- Sen bu köyü kurduğun için!

Mamosta kızardı, çocukluğundan beri bir övgü aldığında hep böyle kızarırdı. Gülümsedi;
- Sizin geleceğinizi bildiğim için kurdum!

Eliyle hatır alıp mutfağa yöneldi, yemek saatleri dışında acıkanlar için  mutfaktan yararlanmak serbestti. Lavaş ekmek, peynir, yoğurt ve yumurta sürekli bulundurulurdu mutfakta. Mamosta, çocukluğunda çok dayak yemesine neden olmuş annesinden gizli aşırdığı dürümlerden birini yapmak üzere mutfağa yöneldi. İçerideki iki bayan uzun ahşap masanın bir kenarına ilişmiş üzerinden buharlar tüten Hêkerun (Yağda yumurta) tabağına ekmek banmaktaydılar.

Gülümseyerek Mamosta’yı davet ettiler. O da tabağa bir ekmek parçası banıp peynir küpüne doğru yöneldi.

Doğal yaşam köyünün daha aşagısında, eski Sat Köyü'nün yerinde de bir başka hareketlilik vardı. Köye dönüş için uzun yıllar önce başlatılan proje nihayet tamamlanmış köylüler tazminatlarını alır almaz köylerine geri dönmüşlerdi. Tabi hepsi değil, bir çoğu savruldukları metropollerde yeni hayatlar kurmuş ya da yitip gitmişlerdi. Geri dönenler uzağa gidemeyenlerdi. Gerçi kendilerini sürgünde sayıp geri dönenlerde vardı, hatta oralarda zengin olanların bir bölümü geri dönmeseler de köylerine lüks evler yaptırmış, lüks arabalarla gelip gelip gidiyorlardı.

Mamosta, kendi köyünü kurarken Sat köylülerine de çok yardımcı olmuştu. Onların daha önce boşaltılmamış çevre köylülerle olan proplemlerini çözmelerine, devlet kurumlarıyla yaşanan sorunlarını çözmelerine yardımcı olmuştu. Bu yüzden köylülerle de ilişkileri çok iyiydi. İhtiyar Nastüri ve çok değer verdiği eski milletvekiliyle beraber sat köyüne sık sık uğrardı.

Köylülerin büyük bölümü evlerini bitirmiş hep beraber köy camisini bitirmeye çalışıyorlardı. İhtiyar Nastüri her gidişlerinde mutlaka caminin yapımına yardımcı olmak için köyde kalır doğal yaşam köyüne dönmezdi. Herkesin arasında sadece Asmin ananın kocası bu duruma çok kızıyordu. Eski bir korucu olan Asmin ananın kocası ihtiyar Nastüri caminin yapımına yardımcı olunca kendi kendi söylenir kızardı. Her seferinde Mamosta’yı bir kenara çekip; “Bu adam define için buralara gelmiş, elinde harita gördüm, sihir yaparken gördüm, şurayı kazıyordu, burayı kazıyordu!”türünden şikayetler ediyordu. Mamosta da onu nasihat ediyor sakinleştiriyordu.

Yaşlı Nastüri’yi Jilo kilisesine götürmek ilk gurubun köyden ayrılacağı günlere denk gelmişti. Mamosta, Asmin ananın kocasını ısrarla onlarla beraber gelmek istediğini için yanlarına almıştı ve yolu en iyi bilen de oydu. Köyleri boşaltılmadan önce defalarca kiliseye gitmiş her yanında kazılar yapmıştı. Bölgedeki herkes Jilo kilisesinde altından bir tavus kuşu heykeli ile Hazreti Muhammed’in Nastürilere hitaben yazılmış bir mektubunun saklı olduğunu söylüyordu. Onları aramak yıllarca Asmin ananın kocasını nerdeyse tek işi olmuştu. Son kazısında da Jilo kilisesinin çanını ucurumun yamacında örülü duvardan aşagı Avaşin çayına düşürmüştü. Çan, bütün bir yıl boyunca Avaşin suyunun azgın sularına karşı direnmiş her yerin karlar altında kaldığı bir kıştan sonraki ilkbahar her şey kendini yenilerken çayın yükselen sularına kapılmış yıllar önce bu topraklardan göçmek zorunda kalan kilise cemaatının akibetine uğramıştı.

Mamosta, Asmin ananın kocasının neden onlarla beraber gelmek istediği biliyordu ama ona rağmen gelmesine izin verdi. O, önlerinden yürürken Mamosta ve ihtiyar kesilen nefeslerine rağmen durmadan konuştular ta ki uzakta  yüksek kayaların üzerinde yarı harabe durumdaki kilise görününceye kadar.

İhtiyar, kiliseyi görür görmez hızlanıp öne geçti. Ardından Asmin ananın kocası da onu takip etmeye başladı. Mamosta, yüzünde hafif bir gülümsemeyle onların peşinden küçük adımlarla yürüdü. Aslında kilisenin içine girmek her tarafını görmek istiyordu ama bir şeyler onu engelliyordu sanki.

İhtiyar kilsenin gösterişten uzak korunaklı kapısından iki büklüm olup içeri girince Mamosta kiliseyi rahatça görebileceği bir yerde durdu. İhtiyarın ardından Asmin ananın kocası da takipteki bir ajan edasıyla içeri süzüldü. Kayaların üzerinde kesme taştan örülü bir kaleyi andıran kilisenin duvarları usta ellerin eseri olduğunu her halinden belli ediyordu.

Mamosta, bölgede tarihi özelliği olan bütün yapıları tek tek gezmişti. O yapıları gezdiğinde anlatılmaz huzurlu hissediyordu kendini. Hayranlıkla kızgınlık omuzlarının üzerinde kavga eden iki zaman öncesi savaşçı gibi yer değiştirip dururdu hep. Hayranlık geçmiş medeniyetlerin günümüze uzanan ustalılarına, kızgınlık ise günümüz medeniyetlerinin onları acımasız tüketen hırsınaydı. Ama Nastüri kalıntılarındayken yaşadığı duygu yoğunluğu bambaşkaydı. Kimsesiz bir çocuğu gördüğünde aynı şeyleri hissederdi hep. Bir süre sonra ihtiyar kilisenin yakılmamış olan can kulesinde göründü. Mamosta, onu arkadan görebiliyordu. İhtiyar ise yüzünü Avaşin çayına dönmüş etrafı izliyordu.

Mamosta onun neler düşündüğünü anlamaya çalışırken ihtiyar bir anda hareketlendi. Kafasını gökyüzüne uzatıp uzun uzun bir şeyleri izliyordu sanki. Arada cılız sesi ile de bağırıyordu, “Mamosta gördün mü bak bak!”

Mamosta, bulutsuz gökyüzüne ihtiyarın baktığı yöne uzun uzun baktı görebildiği tek şey küçük bir kuş sürüsüydü… Ayağa kalktı. Kiliseye doğru yürümeye başladığında ihtiyar da çan kulesinden aşağı inmeye başladı. Kilisenin kapısında  şaşkın mutlu ve heyacanlıydı ihtiyar.

- Gördün mü Mamosta gördün mü?
- Neyi
- Çan kulesinden bakıyordum, birden kanatlı bembeyaz bir at Avaşin çayından çıkıp gökyüzüne doğru uçup gitti. Kanatlarının arasında kocaman bir çan vardı. Kilisenin çanı, boynunda da sarılı bir şey vardı. Arkasından bir çocuk çayın kenarından koşuyordu, çağırıyordu sanki… Ben gördüm ben! Sende gördün mü?

Mamosta, Sat Gölü'nün kıyısında sabahladığı günü hatırladı. Beyaz kanatlı atı orda görmüştü, gölün sularından eski zaman efsanelerinden kalma kanatlı bir at çıkmış karşı kıyıdaki küçük bir insanı andıran karartıya doğru gitmişti. Ama o zaman rüya gördüğünü sanmıştı. Peki o rüya ise ihtiyarın gördüğü neydi?

İhtiyar, şaşkındı biraz da mahçup gözlerini Mamosta’nın gözlerine dikmiş ondan bir cevap bekliyordu;

- Gördüm merak etme gördüm hem de senden bir ay önce Sat Gölü'nde gördüm. Ama artık dönmeliyiz yarın yolcusunuz hem vakitte geç oldu.

İhtiyar sevindi, “Tamam tamam bir dakika bekle beni”deyip “Kilisenin kapısında onları dinleyen Asmin ananın kocasını yanından geçip tekrar kiliseye girdi. Kısa bir beklemeden sonra sürekli kolunda taşıdığı çantası tıka basa dolu dışarı çıktı. Hem Mamosta’nın hem de Asmin ananın kocasının kendisini anlamaz gözlerle süzdüğünü gören ihtiyar çantasını açıp onlara gösterdi;

- “Toprak”dedi. “Babamın mezarına dökmek için götüreceğim!”

Mamosta gülümserken yüzünde kurnaz bir hat beliren Asmin ananın kocası ihtiyarın çantasına sarıldı; “Tamam ben taşırım” Hep beraber ama farklı düşüncelerle dönüş yoluna düştüler.

Doğal yaşam köyünde, köyün ilk misafirlerinin son geceleri için bir veda gecesi düzenlenmişti. Sat köylüleri de oradaydı. Mamosta ve beraberindekiler dönünce yanık bir kavalın eşliğinde bir dengbêjin acı ve bilgelik kokan sesi duyuldu önce sonra Berereş’te yada Karataş’ta birbirlerinin acılarını anlamaya başlayan iki kadın, “Hepimiz kardeşiz” türküsünü beraber söylediler. Ardından yarım yamalak Kürtçesiyle “Lavékı metini”yi söyledi ihtiyar Nastüri ve kim hangi dili biliyorsa kardeşçe sevgiyle söylendi tüm oyun havaları. Ta ki güneşin Cilo Dağı'ndan süzülen ışıkları Sat’a ulaşıncaya kadar.

Birtek Asmin ananın kocası katılmadı eğlenceye, o kilisede duyduklarını herkese anlatmakla meşkuldu. “Ben size dedim bu ihtiyar sihirbazdır diye bakın işte kanatlı bir atla gönderdi hazineyi, ben duydum ben kulaklarımla”

İhtiyar Nastüri sabahın ilk ışıklarından önce çalmıştı Mamosta’nın kapısını;

- Ben burada kalmak ve burada ölmek istiyorum iznin varsa.
- Ben ancak seni misafir ederim ihtiyar can senin başım gözüm üstüne

- İhtiyardan sonra diğerleri çaldılar Mamosta’nın kapısını hatır aldılar, borçlarını ödediler. Bir dahaki sefere kanatlı atların ve acılarla yoğrulmuş yüreklerin ülkesinde buluşmak umuduyla. Sat köylüleri de selametle uğurladılar “Doğal Yaşam Köyü”nün misafirlerini.

İhtiyar Nastüri son kez sarıldı eşine, Asmin ananın kocasının “Bu toprak sihirlidir okunup üflenince altına dönüşür”diye yarısını çaldığı toprağı babasını mezarına dökmesini ısrala hatırlattı ona. Sonra, “Ben burada ölmek burada gömülmek istiyorum hakkını helal et” diyerek uğurladı eşini. Ardından Sat köylülerine yardıma koştu.

Hepsinden sonra Yüksekova’ya  yeni kurulan beş yıldızlı otelde konaklayan ikici kafile misafirlerini almak için yola koyuldu Mamosta.

Bir yandan kanatlı atın efsanesi yayılırken bir yandan kardeşliğin ve yüzleşmenin gerçekleri yayılıyordu her bir yana. “Doğal Yaşam Köyü, saklı cennetin yeni adıydı. Her bir yandan yaralı yürekler iyileşmek üzere oraya koşuyordu…

Yazan: Emin Sarı
Foto & Tasarım: Erkan Çapraz