1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. Ergun Babahan Sur'da haber kovaladı, izlenimlerini kaleme aldı
Ergun Babahan Sur'da haber kovaladı, izlenimlerini kaleme aldı

Ergun Babahan Sur'da haber kovaladı, izlenimlerini kaleme aldı

Gazeteci Ergun Babahan, dayanışma amaçlı "Haber Nöbeti" tuttuğu DİHA için Sur'da haber kovaladı. Sur'a girmek isteyen gazetecilerin karşılaştıkları uygulamaları bizzat yaşayan Babahan, Sur'da karşılaştığı manzarayı kaleme aldı.

A+A-

Bölgedeki gazetecilerin koşullarını yerinde görmek ve dayanışmak amacıyla Diyarbakır'a gelen gazetecilerden Ergun Babahan, ilk haber nöbetini DİHA'da tuttu. Birlikte Sur'a gittiği DİHA muhabiri Uğur Akgül ve diğer gazetecilerin karşılaştıkları zorluklara tanıklık eden Babahan, bu tanıklıklarını ve Sur'a dair izlenimini kaleme aldı.

İşte Babahan'ın kaleme aldığı o izlenim: 

"Diyarbakır'da haber ve onur nöbeti

Gazetecilik, habercilik demektir. Haber yemeğinin özünü muhabir hazırlar. Yazı İşleri süsler ve sunumunu yapar. Hürriyet ve SABAH'ın büyük rekabet içinde olduğu dönemde, her muhabirin hayali manşete çıkmaktı. Gazetecilik belki de o zaman mükemmel değildi ama muhabirler ve gazeteler arası bir rekabet, doğru bir haberde imzalı haberini manşette görmenin onuru vardı.

Bunların hepsi bitti…

Artık başka mutfaklarda pişen yemeklerin sunumunu yapıyor havuz medyası. Bakanların bile yalanlamak zorunda kaldığı manşetlere imza atan gazetelerimiz, gitmediği Cizre hakkında istihbarat güçlerinin bilgilerini ekranlara taşıyan televizyonlarımız var.

Gerçeğe kör ve sağırlar.

Halkın gerçeğe ulaşma hakkının kısıtlandığı, gerçeğin sesinin kısıldığı toplumlarda demokrasi olmaz, diktatörlük olur. 1930'ların Almanya'sının temel gücü medya kontrolünden ve bu medya üzerinden yayılan haberlerden kaynaklanıyordu. Bugün Türkiye'de medya maymuna döndürülmüş durumda. Yalan, iftira ve kişilik suikastı üzerinden yürütülen bir kampanya batıda da var ama Kürdistan genelinde durum daha vahim.

Kürt coğrafyasında gerçeğin sesinin kısılması, Türkiye'yi kanlı bir iç savaşa sürüklüyor. Evet, bugün Kürtlerin güçlü bir medyası var, gazeteleri var ama sadece bölgeye hitap ediyor.
Türkiye'nin batısı hayali Sırpları, olmayan ABD silahlarını, Kandil'in en önemli komutanlarının Cizre'deki bodrumun 26 ağır yaralıyla kıstırıldığı haberlerini okuyor.

Bu gerçeğe, barışa, mesleğine inanan, saygı duyan bizleri de yaralıyor; Kürtleri de. Yalnızlığa mahkum oldukları fikrine kapılıyor Kürtler. Bu duygu, kopuşu getiriyor ne yazık ki.
Gerçeğe, haberciliğe saygı duyanların, barış isteyenlerin 'Biz de varız' demesi gereken bir dönem bu. Ben ve arkadaşlarım bunun için geldik Diyarbakır'a. Gazeteci arkadaşlarımıza yalnız değilsiniz demek, sahada birlikte çalışmak, halkın acılarını okurlarımıza duyurmak için.
Ben ilk görev yerim olarak DİHA'yı seçtim.

Günümüz mutfak masasının üzerinde paylaştığımız pide ve peynirli kahvaltıyla başladı. Demli çay eşliğinde elbette.
Haber toplantısının ardından Sur'a doğru yola çıktık. Belediye otobüsünden Dağkapı Meydanı'nda indik. Polis kontrol noktasına ilerledik ama Sur'a giriş koşulları değişmişti.

Burada namusuyla habercilik yapan arkadaşlarımızın çektiği sıkıntıya doğrudan tanıklık etme fırsatını burada yakaladık. Üst ve çanta aramamızı yapan polisler, İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne gidip izin almamız gerektiğini söylediler.
Can yelekli polisler, tabancalarını yeleklerinin önüne asmıştı çoğunlukla ama arada beline sokanlar da vardı. 

Bir polis eşliğinde amirliğe gittik. Burada kimliğimiz, çalıştığımız kurum ve TC kimlik numaramız soruldu. GBT'mize bakıldı. Temiz çıkınca, polislerin yüz fotoğraflarını çekmemek, yasak bölgelere girmememiz şartıyla girişimize izin verildi.

Tank bombaları, makineli tüfek sesleri arasında Gazi Caddesi'nde ilerlemeye başladık. Her sokağın köşesinde kum torbalarının önünde veya arkasında özel hareket polisleri vardı.
Cadde üzerinde tek tük dükkan açıktı. Başta bankalar olmak üzere binaların çoğunun kepengi indirilmişti ve bunlara dokunulmamıştı. Durumun her yerde böyle olmadığını Sur sokaklarına dalınca görecektik. Oralarda kapısı kırılıp girilmeyen ev kalmadığına tanıklık edecektik. Sur'da ilerlerken Cizre'de bacağından vurulan Refik Tekin geldi aklıma.

İlk günümüzde evinde ziyaret ettiğimiz Refik, bizi dehşete düşüren şeyler anlatmıştı. Refik'in vurulduğunu, gözaltına alındığını biliyorduk ama olay bundan ibaret değildi. Belki siz biliyorsunuzdur ama ben ilk kez duydum. Refik, uzandığı yerden şunları anlattı bize:

"Silah sesleri durduktan sonra beni iki yaralıyla birlikte bir ambulansa bindirdiler. Sonra kaymakamlığın önünde durdurdular. Bir sivil polis sırtımdan sürükleyerek indirdi duvarın dibine götürdü beni. Bacağıma ve başıma tekme atarken bir yandan da ağır hakaret ve küfür ediyordu. Türk'ün gücünü göreceksiniz pis teröristler gibi."
Gazeteci kimliğini göstermesine rağmen, belki de daha çok onun için aşağılanıyor ve dövülüyordu Refik. Orada vurulup dövülen gazeteciye Diyarbakır'da bin bir zorluk çıkarılıyordu.

Niye?

Gerçek korkusundan.
Sur'un ara sokaklarında Suriye benzeri manzaralar karşıladı bizi. Top mermisi isabet etmiş duvarlar, parça tesirli bombalarla yanmış evler, Dengbêj Evi'ne kafası koparılmış heykeller. IŞİD vahşetinin sanata uyarlanmış haliydi gözümüzün önündeki.

Duvarlardaki ''Allahın Ordusu. TC'', ''Cundullah Ordusu'' benzeri yazılar, sokaklara nasıl bir zihniyetin hakim olduğunun açık göstergesiydi aslında. Yağmalanan bir bakkal dükkanından alınan tüp çikolatayla yazılan yazı da 'Polis Özel Harekat'ın kısaltılmışı olan P.Ö.H idi.

Bölge halkını düşman gibi gören, onları aşağılamayı kendinde hak gören bir anlayış daha fazla kan vaadinin açık göstergesiydi aslında.
Öfke içinde feryat eden kadınlar, yıkılmış, yakılmış evler, buzdolabından televizyona kırılmış ev eşyaları. Zulmün somut dışa vurumu.
Amaç insanları Sur'dan uzaklaştırmak, insansızlaştırmak, TOKİ aracılığıyla kimliğine değiştirmek. Yapılan her eylemin hedefinin bu olduğu apaçık ortadaydı.
Her gün buraya gelip halkının yaşadığı acılara tanıklık etmek zorunda kalan, kendi topraklarında eziyet çeken meslektaşlarımızı, yaşadıkları travmaları düşündüm.
Diyarbakır'da onlarla omuz omuza görev yapmanın onurunu, gerçeğin sesine aracılık etme şansına sahip olmanın keyfini yaşadım.
Evet, savaş çığırtkanları hayatı zindan ediyor bize. Biz barış dedikçe, onlar savaş diye bastırıyor. Ama bir ve beraber olursak, barışın kazanması kaçınılmaz."

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.