DİSK: Kürt Sorunu'nun eşitlik temelinde çözülmesi için mücadele edeceğiz

DİSK, 12-13-14 Şubat tarihlerinde gerçekleştirdiği 15. Olağan Genel Kurul sonuç bildirgesini açıkladı.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) 12-13-14 Şubat tarihlerinde Pendik Green Park Hotel'de gerçekleştirdiği 15. Olağan Genel Kurul'un sonuç bildirgesini açıkladı. DİSK'ten yapılan açıklamada, DİSK Genel Başkanlığı'na Kani Beko'nun yeniden seçildiği, yönetim kurulu dağılımında ise, Genel Sekreter Arzu Çerkezoğlu'nun devam edeceği, Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler ile Kadın İşçi Sorunları Dairelerinin Başkanlıklarına; Cafer Konca'nın Genel Başkan Yardımcılığına ve Örgütlenme Dairesi Başkanlığına; Cemal Poyraz'ın Genel Başkan Yardımcılığına, Hukuk, Genç İşçiler Sorunları, Çocuk İşçiler Sorunları, Siyasal ve Sosyal İlişkiler Dairelerinin Başkanlıklarına; Alaaddin Sarı'nın Mali İşler ve Uluslararası İlişkiler Dairelerinin Başkanlıklarına; Kanber Saygılı'nın Eğitim, Araştırma, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Dairelerinin Başkanlıklarına; Mustafa Safvet Yahyaoğlu'nun Toplu Sözleşme Politikaları ve Koordinasyonu, Göçmen İşçiler Sorunları, Emekli Sorunları, Çevre Sorunları Dairelerinin Başkanlıklarına getirilmesine karar verildiği belirtildi. 

Kendisine bağlı 22 sendika başta olmak üzere, tüm emek örgütlerini ve örgütsüz milyonlarca işçiyi köleliğe karşı ortak mücadeleye çağıran DİSK, "Kıdem tazminatlarının gaspına, özel istihdam büroları aracılığı ile milyonların kaderinin işçi simsarlarına teslim edilmesine, kadının toplumdaki ve çalışma yaşamındaki konumunu daha da geriletmeye yönelik girişimler karşısında, örgütlerimizi, emeğimizi, aklımızı ve öfkemizi köleliğe karşı mücadelede birleştirmek tarihsel bir sorumluluktur!" diye belirtti. 

Genel Kurul'un sonuç bildirgesinde alınan kararlar şu şekilde: 

1) Genel Kurulumuz, kapitalizmin küresel düzeyde yarattığı ve işçi sınıfının temel hak ve özgürlüklerini yok etmeye dayalı koşullarda toplanmıştır. Özellikle 2008 yılında başlayan küresel krizden sonra, krizlerin kapitalizmin yapısal özelliği olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır. Son 30 yıldır sermaye çevrelerince benimsetilmeye çalışılan "serbest piyasanın her derde deva olacağı" şeklindeki neoliberal ideoloji çökmüş bulunmaktadır. Küreselleşmenin dünya halklarına verebildiği tek şey yoksulluk, işsizlik, savaş ve yıkımlar olmuştur. Uluslar üstü sermayenin çıkarları doğrultusunda ortaya çıkan ulusal ve uluslararası ilişkiler ağı, kapitalizmin başlangıç dönemi için kullanılan "vahşi kapitalizmin" koşullarından farklı olmayan bir nitelik taşımaktadır. Küresel sermayenin "en çok kar" amacı peşinde koşarken, alınır- satılır bir mal haline getirmediği hiçbir varlık ve değer kalmamıştır. Kadın ve çocuk emeğinin bile insafsızca sömürüldüğü, göçmen işçilerin insanlık dışı koşullarla karşı karşıya kaldığı bir dünya yaratılmıştır.

2) Bu süreç emek-sermaye ilişkilerini ve bir bütün olarak üretim ilişkilerini derinden etkilemiştir. Uluslar üstü sermaye, örgütsüz ve ucuz işgücü üzerinden rekabet gücünü geliştirme politikasına dayanmış, "kuralsız bir piyasa ekonomisi" dünya çapında egemen kılınmaya çalışılmıştır. Bu gelişmeler kaçınılmaz olarak örgütsüzlük, sendikasızlaştırma, özelleştirme, taşeronlaşma, güvencesizlik, ücretlerin ve ücret dışı gelirlerin düşürülmesi gibi sorunlar ile esnek çalışma düzenini sendikal hareketin önüne büyük bir engel olarak çıkarmıştır. Güvencesizlik tüm dünya çapında kayıt dışı çalışmanın en yaygın istihdam halini almasına kadar ulaşmıştır. Dünya genelinde 1 milyar 800 milyon insan kayıt dışı çalışmak zorunda bırakılmıştır. Ülkemiz açısından göçmen işçiler de kayıt dışı çalıştırmanın en acımasız biçimlerine maruz bırakılmaktadır. Sosyal devlet gerek anlayış gerekse kurumsal işleyiş olarak yok edilmeye çalışılmıştır. Böylece işçilerin tek tek hakları geriletildiği gibi işçi sınıfının toplumsal konumu da güçsüzleştirilmeye çalışılmıştır.

3) Küreselleşme ile bir cennet vaat edilmiş, ancak bu gelişmenin emekçiler ve tüm işçi sınıfı için dünya çapındaki karşılığı daha çok işsiz, daha az gelir, daha fazla açlık, yoksulluk ve sınıfsal parçalanmışlık olmuştur.

4) Dünya, ülkeler ve insanlar arasındaki gelir farklılıklarının olağanüstü arttığı, çalışanların yaşam koşullarının giderek kötüleştiği, güvencesiz ve ucuz istihdamın yaygınlaştığı, işsizliğin süreklilik kazandığı yeni bir yüzyıla adım atmış durumdadır. Örgütsüzlük bu yeni koşulların kaçınılmaz bir parçası olarak kendisini göstermekte ve işçi sınıfının sendikalaşma düzeyi ortalama %6'lara inmiş bulunmaktadır.

5) Son 30 yılda dünya barış ortamından giderek uzaklaşmış, yer küre üzerinde adeta sürekli bir savaş durumu ortaya çıkmıştır. Küreselleşme insanlık için, ekonomik ve sosyal yapıda ortaya çıkardığı bozulmalarla birlikte, ölümden başka bir gelecek yaratamamıştır. Son yıllarda bölgemiz dünyanın "en sıcak" coğrafyası haline gelmiş durumdadır. Küreselleşmenin insanlığa yansıttığı en acımasız sonuçlar bölgemizde bütün çıplaklığıyla sergilenmektedir. Milyonlarca insanın ölümü ve on milyonlarca insanın göçü, ortaya çıkan trajedinin büyüklüğünün açık kanıtıdır. Bu gelişmelerin Türkiye'ye yansımaları da en temel hak ve özgürlüklerimizi tehdit eder boyutlara ulaşmıştır.

6) Türkiye 21. Yüzyıla krizlerle boğuşarak ve 12 Eylül cuntasının yarattığı baskıcı koşullar altında girmiştir. Türkiye'de 24 Ocak 1980 kararlarıyla başlayan neoliberal piyasacı uygulamalar, ülkemizin ekonomik büyüme ve gelişme sürecini ucuz emek istihdamı ile sağlamayı öngörmüştür. Bu düzenin sürekliliğini sağlayabilmek için 12 Eylül 1980 tarihinde askeri bir darbe yapılmıştır. 12 Eylül koşullarında hazırlanan yeni yasalar ile sendikal örgütlemenin önü kesilmiş ve toplu sözleşme düzeni, çalışanların çok küçük bir azınlığını kapsayacak şekilde oluşturulmuştur. Bir yandan kayıt dışı istihdamın devam etmesi, öte yandan ise taşeronlaşma ve esnek çalışma türlerinin yaygınlaşması, 24 Ocak 1980 kararları ile öngörülen amaçlara ulaşmayı sağlarken, sendikal hareketin ve işçi sınıfının örgütlenmesinde de büyük engeller ortaya çıkarmıştır. 2000 yılı ve sonrasında aynı eğilim doğrultusunda piyasada yaygınlaşmış olan güvencesizlik yasal düzenlemeye bağlanmış ve sendikal hareketi baskı altında tutan engelleme ve yasaklamalar sürdürülmüştür. 2003 yılında çıkarılan 4857 sayılı yeni İş Yasası ve 2012 yılında yürürlüğe giren yeni 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Yasası, AKP iktidarının 24 Ocak kararları ile 12 Eylül düzeninin bir devamı olarak, sermaye yanlısı politikalarla varlığını sürdürdüğünü açıkça göstermektedir. Bugün gündemde bulunan kıdem tazminatı ve "güvenceli esneklik" başta olmak üzere yeni istihdam yapısına ilişkin tüm tartışmalar, bu sürecin amaçlarına uygun yeni bir ortam yaratma ve tıkanıklıkları aşma girişimleri olmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Öngörülen amaç ve uygulamalarla ekonomik gelişmenin sağlanması ve işsizliğin geriletilmesi, emekçilerin güvenceleri zayıflatılarak ve kazanılmış hakları yok edilerek gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Yapılmak istenen değişikliklere gerekçe olarak gösterilen katı istihdam yapısının Türkiye'de bulunduğunu öne sürebilmek ancak, sermaye yanlısı bir bakış açısına ve piyasacı, neoliberal bir ideolojiye sahip olmakla mümkündür. Bu ideolojik saldırı ile üzeri örtülmeye çalışılan gerçekliğimiz, dünyanın en az ücretle en çok çalışan, en az izin kullanan, çalışırken en çok ölen, sendikalaşma oranı en düşük, en güvencesiz işçilerinin bulunduğu yerler arasında Türkiye'nin ilk sıralarda yer aldığıdır. Türkiye'de çalışanların tümünün karşı karşıya kaldığı koşullar açısından bir katılıktan bahsedilecek ise bu katılık ancak, emekçilerin yoğun bir biçimde sömürülmesine yol açan ilkel çalışma koşullarından doğan bir katılık olabilir.

7) Türkiye ekonomisi uluslararası sermayenin çıkarlarına göre yapılandırılmıştır. Bu anlamda Türkiye yeni liberal politikaların en kararlı şekilde uygulandığı ülkelerin başında gelmektedir. Oysa toplumsal çözümsüzlükleri yaratan da doğrudan doğruya bu politikaların kendisidir. Ülkemiz tüm ekonomik gelişme iddialarına karşın toplumsal gelişmişlik göstergelerinde dünya ortalamalarına göre çok gerilerde yer almaktadır. Örneğin dünyanın en büyük 17'inci ekonomisi olan Türkiye, işçi ölümlerinde lider, kadın hakları açısından 126'ıncı, sağlık alanında 61'inci, siyasal demokraside 99'uncu, eğitim haklarında 109'uncu sırada bulunmaktadır. Ayrıca OECD verilerine göre Türkiye Şili ve Meksika ile birlikte gelir dağılımı en bozuk üç ülkeden birisidir. Sendikalaşma oranı açısından dünyanın en düşük sendikalaşma oranına sahip ülkeler arasındadır. Çalışanların %95'inden fazlası toplu sözleşme güvencesinden yoksundur. İşsizlik son yıllarda giderek artmış ve yapısal bir nitelik kazanmıştır.

8) AKP iktidarı Türkiye'deki çalışma ilişkilerini ve işçilerin çalışma koşullarını kazanılmış hakları yok ederek yeniden yapılandırmaya yönelmiş bulunmaktadır. 2012 yılından başlayarak 2016'ya kadar yıllık planlarda ve hükümet programlarında yer verilen Ulusal İstihdam Stratejisi Belgesi, ekonomik gelişmeyi çalışanların en temel haklarını yok ederek sağlamayı amaçlayan bir saldırı belgesidir. AKP'nin uyguladığı istihdam politikaları kıdem tazminatını ortadan kaldıracak, güvencesiz çalışmayı olağanüstü yaygınlaştıracak, iş güvencesini yok edecek ve özel istihdam büroları aracılığıyla işçileri kiralık hale getirecek gelişmeleri içinde taşımaktadır. Türkiye günümüzde, sendikaları ve işçi hareketini denetim altında tutarak, sendikal özgürlükleri ve toplu sözleşme hakkını kullanılamaz hale getirerek, grev yasak ve ertelemelerine süreklilik kazandırarak, toplu sözleşme kapsamının olağanüstü daralmasına yol açarak dünyada uygulanan en katı ve ücretlilerin en çok zarar gördüğü bir ekonomik ve toplumsal yapıyı kurumsallaştırmıştır.

9) Uluslararası sermayenin çıkarları doğrultusunda küresel kapitalizme eklemlenen Türkiye, ucuz işçiliğe dayalı birikim modeliyle sağladığı gelişmeyi sürdürmek amacıyla demokratik değişime direnmektedir. Aynı zamanda bu birikim rejimi ülkemizde işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında devasa sorunlara yol açmakta, iş cinayetlerinin artmasına neden olmaktadır. Bu direnme gelişen olaylara bağlı olarak çeşitli biçimlerde kendisini göstermekte ve giderek tüm demokratik hakların askıya alındığı bir düzeye doğru tırmanmaktadır. AKP iktidarı ekonomik, sosyal ve siyasal alanlarda hedeflediği amaçlara güçlü bir sendikal hareketin ve muhalefetin var olduğu koşullara ulaşamaz. Bu nedenle giderek daha baskıcı bir yönetime dönüşmek zorundadır. Son dönemde gelişen baskıcı uygulamalar, gözaltılar, hukuk dışı yargılama örnekleri bu durumu açıkça göstermektedir. Türkiye'de bugün sendikal hak ve özgürlükler 12 Eylül cuntasının ön gördüğü çerçevede kullanılabilmektedir. Grev hakkı, sendika üyeliği, toplu sözleşme hakkı gibi alanlarda demokratik bir değişim söz konusu değildir. Sosyal devlet ve toplumsal haklar büyük ölçüde yok edilmiştir. AKP iktidarı toplumsal sorunların çözümünde uyguladığı politikalarla bir "tek parti iktidarı" anlayışını yansıtmaktadır. İktidar, devletin zor aygıtlarını ve adalet sistemini tümüyle kendi çıkarlarına göre biçimlendirmekte ve yönlendirmektedir. Kendisi dışında hiç kimsenin, hiçbir kurum ve kuruluşun güven içinde olamayacağı mesajını her fırsatta vermektedir. Muhalefet edenin ağır bedel ödediği, en küçük itirazların şiddetle bastırıldığı, farklı düşünmenin suçlanmaya gerekçe yapıldığı koşullar oluşmuş bulunmaktadır. Kürt Sorunu'nun çözümünde barışçı ve uzlaşmacı arayışların önü iktidar tarafından tümüyle kesilmiş durumdadır. Toplumsal bir sorun yalnızca bir "güvenlik sorunu" gibi ele alınarak tüm toplumun geleceğini ve barışını tehdit eden bir ortam yaratılmaktadır. Basın organları, muhalif kesimler, aydınlar, akademisyenler sindirilmeye çalışılmaktadır.

10) Bu koşullar altında Türkiye'de bir yandan da yeni bir anayasa yapma tartışması gündemdedir. Türkiye 12 Eylül 1980 faşizminin sendikal hareketi ve demokratik güçleri denetim altına alan baskıcı anayasası ile yönetilmektedir. Olağanüstü baskıcı ve otoriter bir dönemin ürünü olan 1982 anayasasının değiştirilmesi talebi, bu anayasanın yürürlüğe girmesinden başlayarak dile getirilmiştir. Bugünde ülkemizin içinde bulunduğu koşullar özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik ve sosyal bir anayasa ihtiyacını ertelenemez bir şekilde dayatmaktadır. Ancak anayasalar toplumsal uzlaşma belgeleridir. Bir toplumun bir arada yaşamasını sağlayacak temel ilkeleri ve çerçeveyi ortaya koyarlar. Bugün içinde bulunduğumuz gerilim, kutuplaşma ve çatışma ortamında özgürlükçü ve demokratik yeni bir anayasa yapılamaz. Bu koşullarda gerçekleştirilecek anayasa değişikliğinin niteliği 2010 yılında yapılan değişikliklere bakılarak açıkça görülebilir. Son gelişmeler ve AKP iktidarı ile Cumhurbaşkanı tarafından getirilen öneriler başkanlık rejimi çerçevesinde, antidemokratik, baskıcı bir rejim yönelimine işaret etmektedir. Bütün bu veriler AKP iktidarının açtığı anayasa değişikliği tartışmasının, Türkiye'yi demokratikleştirme gibi bir amacının olmadığını ortaya koymuş bulunmaktadır.

15. Genel Kurulu'nun önümüzdeki döneme ilişkin hedeflerini de şöyle sıraladı: 

1) Demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi bir anayasa 

Bugün öncelikle yapılması gereken demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi bir anayasa talebini yükseltmek ve tüm topluma yaygınlaştırarak demokratik bir anayasal değişim için uygun ortamın yaratılmasını sağlamaktır.

İktidarın oluşturmaya çalıştığı, iktidar tarafından dayatılmak istenen otoriter, baskıcı, ayrıştırıcı, özgürlükleri kısıtlayıcı her türlü yönetim biçimine, faşizme karşı mücadelemiz var gücümüzle devam edecektir.

2) Demokratik ve barış içinde bir toplumsal yaşam

Günden güne kutuplaşan ve çatışmacı bir anlayışla gerilimleri yükselten bir anlayışı aşmak, işçi sınıfının kardeşliği şiarıyla demokrasiyi ve barışı her alanda savunmak öncelikli görevlerimiz arasındadır.

Demokrasi ve barış işçi sınıfının evrensel ve vazgeçilemez hedefleridir ve Konfederasyonumuz bu hedefler için mücadelede kararlıdır.

Şiddete ve baskıya karşı çıkılarak; Kürt Sorunu'nun eşitlik, özgürlük, kardeşlik temelinde ve barış içerisinde çözülmesi için mücadele edilecektir.

3) Gelir dağılımının adaletli bir şekilde düzeltilmesi

Ülkemizin dünyanın gelir dağılımı en bozuk ülkeleri arasından çıkarılarak, adaletli ve dengeli bir gelir dağılımı sağlanmalıdır.

Bu amaçla asgari ücretin yükseltilmesi, sendikal örgütlenmenin ve toplu sözleşme sisteminin yaygınlaştırılması en temel mücadele hedefimizdir.

4) İnsan onuruna yaraşır ve güvenceli istihdam 

İşçi sınıfının çalışma koşullarının iyileştirilmesi, insan onuruna yaraşır ve güvenceli istihdamın sağlanması için her alanda mücadele sürdürülecektir.

Kayıtdışı ekonominin, kiralık işçilik, taşeron vb. köleleştirmeye yönelik her türlü istihdam biçiminin önlenmesi amacıyla en geniş mücadele hattı oluşturulacaktır.

5) Göçmen işçiler 

Türkiye işçi sınıfının bir parçası haline gelen Suriyeli göçmen işçiler başta olmak üzere tüm göçmen işçilerin, insanlık dışı çalışma koşullarından kurtarılması, sınıf kardeşliği temelinde başta kamu hizmetlerine erişim, eşit koşullarda çalışma ve örgütlenme hakkı olmak üzere tüm haklardan yararlanması için çalışmalar sürdürülecektir.

Bu anlamda, ırkçılığa, ayrımcılığa ve göçmen karşıtlığına karşı kararlılıkla mücadele verilecektir.

6) İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği 

İşçi sağlığı ve iş güvenliği için başta taşeron olmak üzere güvencesiz çalışma ilişkilerinin yasaklanarak tüm işçilerin güvenceli istihdamı, sendikal özgürlüklerin önündeki engellerin kaldırılması ve sendikaların, üniversitelerin ve meslek odalarının/birliklerinin içinde olduğu özerk-demokratik bir kurumsal yapının oluşturularak yeni bir sistemin hayata geçirilmesi için çalışmalarımız sürdürülecektir.

7) Kıdem tazminatı iş güvencesinin dayanaklarından biridir 

Uzun soluklu bir mücadele ile kazanılmış ve iş güvencesinin önemli dayanaklarından biri olan kıdem tazminatı hakkımız korunacaktır.

Kıdem tazminatına ilişkin yapılacak düzenlemelerle, mevcut haklarımızı geriletilmesine demokratik ve meşru tüm yol ve yöntemlerle hiçbir koşulda izin verilmeyecektir.