1. HABERLER

  2. MAKALE

  3. Devletin namusu
Devletin namusu

Devletin namusu

Hudutlarının varlığı da o varlığın kanla çizilmesi de devletin 'fıtratında' var. Bütün Kürtler biliyor ki, devlet sadece muktedirlerin hudutlarını korur, sivillerin, çocukların, kadınların değil!

A+A-

İRFAN AKTAN - RADİKAL

Namus kavramının tekabül ettiği toplumsal nizam sütununun devlet nizamı için de kullanılması tesadüf değil. İsmini ansak bu yazıyı kirletecek bir gazeteci, TSK’ya sırt dayamanın saadet kapılarını açtığı zamanlarda, yine TSK eleştirisi yapan bir kadın gazeteciye şunları söylemişti: “Türk ordusuna sallayan hanımefendi bilmelidir ki, Türk ordusu Türkiye ’nin sınırlarını korur. O sınır ne yazık ki, kadınlarımızın bacak arasına kadar uzanır.” Devlet sınırlarının “namus” bellenmesi onun cinsiyetini ve o cinsiyetin karakteristik özelliklerini de resmeder. Her devlet gözünü başka topraklara dikmiş ama kendi hudutlarını da namus bellemiştir. Sınır boyundaki muhafız birliklerinin motivasyon kaynağı “hudut namustur” sloganıdır. Oysa hiçbir devletin namusu yoktur; hükmettiği hudutlar vardır.

18 Mayıs akşamı, 28 yaşındaki bir Kürt kadın, Türkiye’nin ana müsebbiplerinden biri olduğu Rojava’daki radikal İslamcı çetelerin vahşetinden kaçarken, sınırda babası ve 6 ile 7 yaşlarındaki iki çocuğunun gözleri önünde katledildi. Yakın saatlerde, Rojava’daki babaannesini ziyaretten dönen 13 yaşındaki Ali Özdemir de şakağından vuruldu. Ali iki gözünü kaybetti. Hastanede. Hayati tehlikesi sürüyor. Saadet Derviş’in (Saada Darwich) ise çocuklarıyla birlikte hayatını kurtarmak için geldiği Türkiye’den memleketine cenazesi gitti. Fakat sonuçta kahraman Türk askeri, hududu geçmeye çalışan bir kadın ve bir çocuğu vurarak büyük Türk devletinin namusuna halel getirmemeyi becerecek kudrete sahip olduğunu tüm cihana ilan etti.

Türkiye’nin üç tarafı denizlerle, iki tarafı da mayınlarla çevrili olduğu halde muhafız birlikleri yüksek teknolojinin tüm olanaklarını kullanıyor, “namusa” kastedenleri gözlerini kırpmadan öldürüyorlar. Geçen sene, Gezi isyanı dolayısıyla kadın-çocuk demeden tüm gazabını yurttaşların üstüne salan devlet, aynı günlerde sınır boylarında da “namusunu” kollamak üzere “geleceğin hudut karakolunu” test ediyordu. 17 Haziran 2013’te AA’nın geçtiği haberde şöyle deniyordu: “Türk Silahlı Kuvvetleri, ‘geleceğin hudut karakolu’ olarak nitelendirilen sınır fiziki güvenlik sistemleriyle donatılmış hudut karakolunu, Suriye sınırında test ediyor… Ağır silahlarla güçlendirilen ve termal kamerası bulunan araçla hudut olayına müdahale eden güvenlik güçleri, ‘hudut namustur yürekle ve bilekle korunur’ anlayışıyla görev yapıyor.”

Namus cinayeti

Haberin sonlarına doğru, sınır karakolunun komutanının ağzından mühim bir ayrıntı da şu ifadelerle geleceğe bir kanıt olarak bırakılıyordu: “Yasa dışı geçiş yaparken tespit edilen şahısların görüntüleri kayıt altına alınıyor. Dolayısıyla herhangi bir hukuki problem yaşanmıyor.” Saadet bu devletin namus cinayetinin kurbanıdır. Ali’nin iki gözünü yitirmesi de bunun bir devamıdır. AA.’nın geçen seneki haberinden anlaşıldığı kadarıyla Saadet ve Ali vurulurken hudut bekçilerinin kameraları kayıttaydı. Devleti korumakla mükellef kılınmış Türk savcıları bu külü yutmaz ama biz yine de söyleyelim: Muhafız birliklerinin sınır kayıtları incelenmeli ve Saadet ile Ali’yi vuranlar cezalandırılmalıdır.

Bu devlet, aman dileyene daha da zalim kesilmekle nam salmıştır. Saadet’in babası Medhat Derviş, kızının cenazesini sürükleyerek sınırdan geçirdikten sonra, damadının bir süre önce İslamcı çetelerin gazabından kaçarak Türkiye’ye geçtiğini, kendisinin de kızı ve torunlarını damadına kavuşturmak üzere yola çıktığını açıkladı. Türk askeri tarafından fark edilince el sallayıp aman dilemişler ama nafile. “Hudut namustur” ve namusun temizlenmesi için illaki bir kadının kanı akıtılmalıdır! Muhtemelen can vermesi ve iki çocuğunun o acıyı bir daha asla unutmamaları, analarının o halini iyice hafızalarına kazımaları için muhafızlar tarafından Saadet iki saat o halde bekletildi. 

Oysa hududuna, namusuna bu kadar düşkün devlet, en az iki yıldır Rojava halkına karşı vahşice saldırılar gerçekleştiren, öldürmeden önce “cennete gitmesinler diye” kadınlara tecavüz eden El Nusra ve İŞİD çetelesi mensuplarının ellerini kollarını sallayarak iki ülke arasında mekik dokumasını ise görmezden geliyor. Riyakârlık ve mütecaviz siyaset bunu gerektiriyor. 

Mayın tarlaları

Hatay’dan başlayıp Kilis, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin ve Şırnak’a kadar uzanan 350 metre genişlikte, 510 kilometre uzunluktaki 178 milyon 500 bin metrekareyi bulan, iki Kıbrıs büyüklüğündeki devasa alan 1957’den bu yana mayın tarlası. Sınır köylerinde bu tarlalardan geçmeye çalışırken sakatlanan yüzlerce insan var. TİHV’in verilerine göre 2002-2008 arasında asker ve sivil, toplam 380 kişi bu tarlalarda can verdi. Türkiye’nin taraf olduğu Ottowa Sözleşmesi’ne göre bu yıl (2014) itibarıyla bu mayın tarlalarının temizlenmesi gerekiyordu. Fakat gözü her daim dışarıda olan devletin Suriye emelleri neticesinde o mayın tarlaları daha da vazgeçilmez hale geldi, bu da yetmedi sınırlara teller çekildi. O da kâr etmeyince, devlet, Ottowa’da verilen sözü yerine getirmek yerine, şimdi de sınır boylarında mayınlara denk gelmeyen sivilleri, Kürt çocuk ve kadınlarını muhafız birliklerine öldürtmeye başladı. 

Ortadoğu ’daki devlet vahşetine karşı sınırların anlamsızlaştığı bir dünya ihtimalinin peşine düşen Rojava halkı bir süredir Türkiye ve Güney Kürdistan’ın hedefi halinde. Çünkü Rojavalılar “devlete” karşı devletsizliğin, demokratik özerkliği de aşıp demokratik konfederalizmin sınırlarını zorluyor. Devletin halklar için kurtuluş olmadığını Ortadoğu’nun otoriter yönetimlerinin yüzüne haykırıyor. Güney Kürdistan yönetiminin bu haykırışa verdiği yanıt, Kürtlerin devletli olmasının, maruz kaldıkları zulmü sonlandırmayacağını kanıtlıyor. Bu arada faşist İran yönetimi de bir süredir devrimci Kürt gençlerini vahşice darağaçlarında sallandırmaya başlarken, 59 gencin daha idam kararı çıktı. Bunun üzerine Twitter’dan bir Kürt yazarı şunu yazdı: “Eğer Kürtlerin bir sahibi ve bir devleti olsaydı, İran her gün onları idam etmezdi.”

Devletin fıtratı

Oysa aynı esnada kendini Kürtlerin “devleti” ve “sahibi” addeden Güney Kürdistan yönetimi Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi’nin (PÇDK) kapısına kilit vuruyor ve peşinden PKK’ye yakın olduğu söylenen Kürt gazetecilere ve siyasetçilere karşı cadı avı başlatıyordu. Muhtemelen Kürdistan yönetiminin Rojava hududundaki hendek kazma çalışmaları da tüm hızıyla devam ediyordu. Devletleşmeye bu kadar heves edip “aileden” oldukları halde Rojavalılara karşı “namusunu”, hududunu korumak bunu gerektiriyordu zaten!

Bütünlükleri paramparça edilmiş Kürtler birbirleriyle münasebet kurarken, ticaret (“kaçakçılık”) yaparken, bayramlaşıp acıyı pay ederken hudut boylarında az can vermediler. Oysa ölümler ne madencinin ne de Kürtlerin kaderi, bizzat devlet aygıtının cinayetleri. Hiçbir halkın kendi devleti yoktur; onları boyunduruk altında tutan iktidarlar vardır. Eğer bir fıtrat varsa, hudutlarının varlığı da o varlığın kanla çizilmesi de devlet denen aygıtın “fıtratında” var. Rojavalılar ve Türkiyeli Kürtler biliyor ki, devlet sadece muktedirlerin hudutlarını korur, sivillerin, çocukların, kadınların değil. Hem, kadınları korumaya yeltenen namus bekçileri çoğunlukla mütecavizler değil mi?

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum