1. HABERLER

  2. MAKALE

  3. Bravo aleyk! Kürtleri çizmenin zaferi!
Bravo aleyk! Kürtleri çizmenin zaferi!

Bravo aleyk! Kürtleri çizmenin zaferi!

Dünya Cenevre'ye kilitlendi, sihirli bir masada Suriye kördüğümü hemencecik çözülecekmiş gibi. Zor bir masa, daha kurulmadan sayısız tekme yedi. Restler, tehditler, çekinceler ve sabotajlar.

A+A-

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un “PYD olmadan olmaz” diyerek sahiplendiği, ABD yönetiminin “PYD’yi PKK’den ayrı tutuyoruz” diyerek rezervlerini kaldırdığı Kürtler, Türkiye’nin boykot tehdidi yüzünden Cenevre’den dışlanıyor. Cenevre I ve Cenevre II’de olduğu gibi. Konferansın toplanacağı cumaya kadar daha vakit var. Gün ola harman ola!

Dün BM özel temsilcisi Staffan de Mistura’nın davetleri çıkardığı sıralarda PYD Eşbakanı Salih Müslim’e davet gidip gitmediğine dair çelişkili haberler içinde boğulduk.

Aradığım bir PYD yetkilisi “Suriye Demokratik Meclisi Eşbaşkanları olarak Kürt kanadından TEV-DEM Yönetim Kurulu üyesi İlham Ahmed ile sol taraftan Heysem Menna’ya davet gittiğini, Salih Müslim’in de hala beklediğini söyledi. PYD’li yetkili 10 dakika sonra beni arayıp yanlış anlaşılma olduğunu, Suriye Demokratik Meclisi heyetinden sadece Menna’ya davet ulaştığını belirterek ilk bilgiyi düzeltti. Suriye Demokratik Meclisi, PYD ve müttefiklerinin Aralık 2015’te Suudilerin Riyad’da oluşturdukları Yüksek Müzakere Heyeti’ne alternatif olarak oluşturdukları bir heyet. 
Peki, Cenevre’de neler döndü?

Suriye Demokratik Meclisi’nin temsilcileri BM’nin ayarladığı otele yerleşmişti. Bu adım davet için bir peşrevdi. BM’nin ağırladığı kişileri listeden çıkarması ancak dış müdahaleyle mümkündü. Nitekim öyle oldu. Bir tarafta Türkiye’nin boykot tehdidi diğer tarafta Riyad’da toplanan muhaliflerin öne sürdüğü bombardımanlara son vermesi, tutukluların bırakılması ve  kuşatmaların kaldırılması gibi şartlar masayı salladı. Bunun üzerine Lavrov, Kürtleri Cenevre’ye taşıma konusundaki kararlılığı terk ettiklerinin işaretini verdi: “Kimin davet edileceği, süreci yöneten BM’nin Suriye özel temsilcisine bağlı. Kürtler davet edilmediği takdirde de biz karşı çıkmayız.” 
De Mistura, Rusya’nın verdiği listeden Kadri Cemil ve Rande Kasis'in yanı sıra Kürtlerin müttefiki Heysem Menna’ya davetiye ulaştırdı.

Menna’nın daveti PYD’nin ana aktör olduğu Suriye Demokratik Meclisi’nin, dolayısıyla PYD’nin de çağrıldığı anlamına gelir mi? Hayır, çünkü davetiyeler isme gidiyor, kurumlara değil. Ancak Menna “PYD davet edilmediği sürece biz de Cenevre’ye gitmeyeceğiz” restini çekti.

Elbette Ankara’da birileri bu sabotaj taktiğinin büyük devletinin gücünün görülmesi olarak yorumlayabilir ama bu Türkiye’yi sorunun çözümünde bir aktör olmaktan çıkartıp sorunun parçası hatta kaynağı haline getiriyor. O yüzden afra tafraya mahal yok.

KÜRTLERE KIRMIZIÇİZGİNİN BEDELİ

Ortadoğu siyaseti sarpa sarınca ‘kırmızıçizgi’ diye allanan tehdit ve şantaj taktikleri sıklaştı. Kürtler söz konusu olunca her şey aniden pervasızlaşıyor. 2012’den beri bu siyaset işe yaramadı ama birileri inatta keramet arıyor. Bir iki hatırlatmada fayda var. Türkiye’nin 2012’de Kürtlerin Rojava’da kontrolü ele almasının ardından Dışişleri ve MİT’in Ankara ve İstanbul’da birkaç kez temas kurduğu PYD’nin önüne kritik iki şart konulmuştu: “Rejimle ilişkileri kes ve muhalif cephede savaşa katıl.” 
Kim bilir PYD ve YPG bunu yapsaydı Ankara’nın nezdinde ikisi de ‘makul örgüt’ olacaktı. Belki o zaman “PYD-YPG, PKK’nin Suriye uzantısıdır, terör örgütüdür, DAEŞ’ten (IŞİD) daha tehlikelidir” suçlamalarıyla sergilenen ‘bizar’ çıkışlar sınırlı tutulacak, PYD’nin ‘Apocu’ karakteri fazla öne çıkartılmayacaktı. Tabi ‘Rojava’ diye bir hikaye de yazılmayacaktı.

Rojava’nın aktörleri stratejik davranıp Ankara’nın dediğini yapmadı. Ne yaptı? Üçüncü yolu tercih etti. Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın desteklediği gruplar ‘Talibanımsı bir gelecek’ vaat ederken Rojava güçleri etnik, dinsel ve mezhebi çeşitliliği bir haklar manzumesi içinde birlikte yaşatmayı vaat eden bir model ortaya koydu. Kürt, Arap, Süryani, Ermeni, Keldani ve Çeçenlerin içinde yer aldığı bir yerinden yönetim modeli. Tabi hemen Amnesty International ve Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin etnik temizlik, katliam ve işkence raporları hatırlatılıyor. Bu gerçeklerin aldatmacalar içinde hercümerç olduğu ayrı bir hikaye. Temel yaklaşımlardan hareket edersek; Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın desteklediği gruplar ‘selefi bir gelecek’ vaat ederken Rojava güçleri etnik, dinsel ve mezhebi çeşitliliği bir haklar manzumesi içinde birlikte yaşatmayı hedefleyen bir model sundu. Kürt, Arap, Süryani, Ermeni, Keldani ve Çeçenlerin içinde yer aldığı bir yerinden yönetim modeli.

IŞİD ve Kaide’nin ürettiği modellere karşılık ‘demokratik özerklik’ modeli. Kürtlerin aktör olması kadar bu modelin bizatihi kendisi etrafı için alarm nedeni. Bu, Türkiye’nin yakın tarihinin suçlarına da dokunan bir model. Haliyle devlet geleneği şaşmadı, yok edilmesi yönünde idam fermanı gecikmedi. İşte o noktada ABD’nin bir dönem ‘model ortak’ diye Ortadoğu halklarına örnek gösterdiği Türkiye ile ilgili bir düzine gerçek daha da sırıtır hale geldi: 
- Kendi Kürtleriyle barışmamış bir ülke Suriye’nin Kürtlerine özgürlük vaat ediyordu! Ki bu Kürtlerin bir kısmı kuzeyin hışmından kaçmış insanların çocukları ve torunları. 
- 1915’de soykırıma maruz kalmış Ermeniler ile 1914-1915’te Seyfo katliamıyla bu coğrafyadan silinmiş Süryanilerin acılarıyla yüzleşmemiş bir ülke sürülmüş bu halkların geleceğini yön vermeye kalkışıyordu! 
- Defalarca katledilmiş, zulme uğramış ve dışlanmış Alevilerin haklarını gasp eden bir devlet yeni Suriye’de Alevilere garantiler sunuyordu!

Tren hattının altındaki halkların Türkiye’nin oyun kuruculuğuna neden güvenmesi gerektiğine dair tutarlı bir hikâyesi var mı? Hayır, yok. Keşke efelik taslarken bu halkların kuzeye nasıl baktığının da bir farkına varabilselerdi!

Tutturulan üçüncü yolun esprisi önemli. Kürtler yer yer Halep, Kamışlı ve Haseke’de Suriye ordusuyla çatışsa da rejime savaş açmayarak Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması halinde federatif bir modelin yolunu yaptı. Beri tarafta inşa ettiği fiili özerklikle, Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayamaması halinde diğer senaryolara da hazır olduğunu gösterdi. Bunu yaparken uluslararası güçlerle işbirliğine açık bir pozisyon aldı. Bu çizgi YPG’yi Ekim 2014’ten itibaren Amerikan güçlerinin IŞİD’e karşı ortağı haline getirdi.

Suriye krizine siyasi çözüm arayışları çerçevesinde BM Güvenlik Konseyi’nin de destek verdiği süreçte Türkiye’nin Kürtlerle ilgili kırmızıçizgileri yeniden tartışma konusu oldu.

Esasen Cenevre’de kurulacak masa Esad’ın gidişini garantilemediği için zaten Ankara’yı ifrit ediyordu. Cenevre sürecini başlatan 2012’deki mutabakat “Dimeşk’te bayram namazı” hayallerinin suya düştüğünün belgesiydi. O günden beri “Esad’la bir daha asla” parolasına takılı Suriye siyaseti travmatik halde patinaj yapıyor. Suriye Ulusal Konseyi, Suriye Muhalif ve Devrimciler Ulusal Koalisyonu gibi otel odalarında organize edilmiş örgütler üzerinden yapılan hamleler Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin arzu ettiği ‘devrim’i bahşetmedi. Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) diye efsaneleştirilen devrimciler buharlaştı, yozlaştı, cihatçı-selefi gruplara kaydı. Elde IŞİD, Kaide’nin Suriye kolu Nusra Cephesi, Ahrar el Şam ve İslam Ordusu gibi Selefi ortakları kaldı. Siyasi süreci yokuşa sürdükleri eski oyun alanları daraldı.

Haliyle bu süreci baltalamak için Kürtler iyi bir bahane. Bununla hem masayı sabote ediyor hem de oyun bozucu bir tavırla Kürtleri hırpalıyor. Bu taktikle PYD ve YPG’nin uluslararası alanda meşruiyet kazanmasını önlemeyi umuyor. Kürt hassasiyeti çift kullanımlı.

BEYHUDE EFELİK

Bu siyasetin ne geleceği var ne de Türkiye’ye bir faydası. Aksine Türkiye’yi çok fena bir çerçeveye oturtuyor. Türkiye Kürtlerle ilgili geliştirilen kırmızıçizgilerin neye hizmet ettiğini görmek durumunda.

Ankara, ABD’ye “YPG, IŞİD’den daha tehlikelidir, silah verilemez” dedi, Amerika bu kırmızıçizgiyi aştı. Çünkü IŞİD ile en etkili mücadeleyi yürüten öngörülebilir müttefik olarak YPG/YPJ öne çıktı ve küresel çapta ilgi gördü. Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, PYD Eşbaşkanı Asya Abdullah ile YPJ Komutanı Nesrin Abdullah’ı Elysee Sarayı’nda boşuna ağırlamadı. İkinci kırmızıçizgi, Tel Ebyad'ın IŞİD'den temizlenip sıra Cerablus'a geldiğinde "YPG Fırat’ın batısına geçemez” diye kendini dayattı. Bu kırmızıçizgi IŞİD’in Cerablus’tan atılmasını geciktirmekten başka bir şeye yaramadı. ABD madem Kürtler, IŞİD’e karşı Fırat’ın batısına geçmesin diyorsun o halde gel kendin hallet diyor. Bu noktada Türkiye’nin önünde iki seçenek var: Ya TSK Cerablus’a girecek ya da MİT’in örgütlediği silahlı gruplarla bir savaş yürütülecek. Rus uçağının düşürülmesinin ardından Cerablus potansiyel olarak Rusların misilleme yapmak için fırsat kolladığı bir alan haline geldi. Haliyle Rusya ile ABD anlaşmadan Türk ordusunun Cerablus’a sokulması riskli. İkinci seçenek de pek umut vermiyor. Türkmenlerden oluşturulan birlikler yetersiz kaldığı gibi Selefi güçler de Rusya'nın ağır baskısı altında ve bulundukları yerlerde tutunma savaşı veriyor. Türkiye sınırında IŞİD’in elindeki 95 km’lik şeridin nasıl kapatılacağı ABD-Türkiye arasında düğüm noktası olmaktan çıkamıyor. Bu yüzden de siyasi alanda PYD, askeri alanda YPG hem Rusya hem ABD için yükselen bir gücü temsil ediyor. Kürtler saha hakimiyeti olan, siyasi, sosyal ve askeri kurumlarıyla düzen kurmuş yegane muhatap. Sistemini kuran bir de IŞİD var. Rojava’dan dışlansa bile eninde sonunda Suriye sahnesinde kim oyun kurmak istiyorsa Kürtlerle masaya oturmak zorunda. Bundan kaçış yok. 
Türkiye’nin tecrit politikası sorunu sadece öteleyebilir. Kaba kuvvetle de Kürtleri yolundan döndürmesi mümkün değil. Unutmayalım; Türkiye’nin Rojava’daki özerkliği bitirme yönündeki hiçbir girişimi sonuç vermedi. PYD ve müttefikleri Suriye muhalefetinin oluştuğu süreçlerden dışlandılar; Mesut Barzani üzerinden bazı müdahale girişimleri yürütüldü; abluka ve hendeklerle cezalandırma taktikleri denendi; ÖSO, Nusra ve IŞİD eliyle vekalet savaşları yürütüldü. Hiçbiri işe yaramadı. Üstelik Rojava’ya örtülü ve aleni düşmanlık Türkiye’deki Kürtlerle barış sürecini de yaktı. Türkiye’nin sınır hatlarındaki İslamcı militanların beslenmesinden mütevellit Pakistanlaşması sürecine Türkiye’nin Suriyelileşme süreci eklendi. Halbuki Rojava’daki Kürtleri kazanmak mümkündü. Kürtleri tanımak ve desteklemek Türkiye’ye siyasi ve coğrafi derinlik katabilirdi. Rojava’yı kazanan Türkiye kendi Kürtleriyle sorunlarına daha az sancılı bir şekilde çözüm üretebilirdi. Olmadı. Hem “Rejim sınırlara yaklaşmasın” hem “Kürtler kontrolü bıraksın” derken Türkiye’nin alternatifi nedir? Kitabın ortasından konuşursak alternatif IŞİD, Nusra ve diğer cihatçı Selefilerdir. Bunu istediğinizden emin misiniz?

FEHİM TAŞTEKİN / RADİKAL

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.