AYM'nin devletçiliği ve sokağa çıkma yasakları

AYM'nin sokağa çıkma yasaklarıyla ilgili verdiği kararlardaki devletçi tutum, yeniden AİHM yolunu açacaktır.

İktidar partisinin 2010 referandumuyla getirdiği ve çok övündüğü uygulama Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru idi.

AYM’nin temel görevi nedir? Hak ve özgürlükleri korumak. Son iki yılda AYM’ye yapılan kişisel başvurular sonuç vermişti. Neden? Çünkü başvuranlar, örneğin, Balyoz sanıklarıydı.

İktidar partisi daha önce ‘savcısı’ olduğunu belirttiği Balyoz davasının cemaat tarafından tezgahlandığına kanaat getirmiş, cemaatle büyük bir kavgaya girişmişti. Dolayısıyla AYM Balyoz sanıklarının başvurularını olması gerektiği gibi yorumlayarak aslında ‘güvenli sularda’ yüzmüştü.İktidarın ‘onaylayacağı’ bir iş yapmıştı.

Bugün durum öyle mi? Elbette hayır.

Türkiye’de bir kurumun gerçekten hak ve özgürlüklerin peşinde olup olmadığını anlamak için Kürt sorununa daldırın, rengini belli edecektir.

AYM de sokağa çıkma yasaklarıyla ilgili yapılan başvuruları hukukla değil siyasetle yorumladı ve rengini belli etti. Sokağa çıkma yasağının anayasaya aykırılığını tartışmadı. Ne yaptı?

Telafisi imkansız zarar doğmayacağına kanaat getirdi.

Sur’da, Cizre’de, Nusaybin’de, Derik’te aylardır sokağa çıkma yasağı başlığı altında insan olanın utanacağı hadiseler yaşanıyor. Cenazeler günlerce sokak ortasında, en iyi ihtimalle morglarda bekletiliyor, defnedilemiyor. Yiyecek lokma, içecek su, ısınacak odun kalmıyor.

Bir halk, bebeğiyle dedesiyle ölüyor, bunları yaşıyor. Ve AYM ‘telafisi imkansız bir zarar’ doğmayacağına hükmediyor.

Bu nasıl oluyor?

**

Anayasa hukukçusu Prof. Sevtap Yokuş, ‘nasıl oluyor’ sorusuna şöyle yanıt verdi: “AYM, sokağa çıkma yasağıyla ilgili verdiği kararlarda hakkın öznesi bakımından ‘hak ihlali’ kavramını en dar şekliyle yorumladı. Bireylerin hakları karşısında siyasal devletçi yüzünü kendisinden umudun kesilmesi pahasına gösterdi. Türkiye'de 12 Eylül 1980'den itibaren, darbe dönemine özgülenmiş hukuksal düzenlemeler; insan hakları alanında sorunlu, insan hakları ihlallerine dayanak olabilecek nitelikte oluşturuldu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) bireysel başvuru yolunun kabulü ve yoğun başvurular sonucunda AİHM tarafından Türkiye aleyhine verilen hak ve özgürlüklerin ihlali yönündeki kararlar, anayasal-yasal düzenlemeler bakımından uyum amaçlı arayışları da beraberinde getirdi. 2010 Anayasa değişiklikleri kapsamında gerçekleşen Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yolunun kabulünde ana motivasyon, AİHM’ne gidişi engellemek oldu. Bu nedenle hak ve özgürlüklerin kapsamı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) çerçevesinde belirlendi. Başvuruya konu olabilecek işlemler bakımından da önemli sınırlamalar getirilerek, elden geldiğince bu sözleşme boyutunda bir koruma mekanizması oluşturulmak ve AİHM’ne duyulan gereksinimi gidermek amaçlandı. Hak ve özgürlüklerin anayasa şikayeti yoluyla korunmasındaki bu sınırlı yaklaşım, pragmatik bir yaklaşıma karşılık geldiği için, başvuru yolundan beklenebilecek başarı konusundaki haklı kuşkuları da beraberinde getirdi. Anayasa Mahkemesi'nin geliştireceği yorum yöntemi, anayasa şikayeti yolunun Türkiye'de başarısı bakımından yaşamsal bir önem taşımaktaydı.”

**

Prof. Yokuş’un sözlerinden de anlaşılacağı gibi Anayasa Mahkemesi’nin hak ve özgürlükleri koruyan bir kurum olarak ‘saygınlığı’ ve ‘güvenirliği’, bir bakıma AİHM’i ikame edebilecek bir merci olup olamayacağı sokağa çıkma yasağı gibi bir durumda alacağı pozisyona bağlıydı.

Ne yaptı? Halkın ve hakkın yanında durmak yerine, devletin yanında durdu.

Bu kimseyi şaşırtmamış olabilir ama bu halin sanılanın ötesinde sonuçları olabilir.

Prof. Yokuş anlatıyor: “Anayasa şikayetinin, Türkiye'de etkin bir iç hukuk yolu olduğunun AİHM tarafından kabulü, aynı zamanda bu yolun başarılı olması için zorunludur. Yani, Anayasa Mahkemesi'nin bir bütün olarak, hak ve özgürlüklere bakış açısının ve bunlara ilişkin yorum yönteminin, AİHM ile koşut bir düzeye varması şarttır. Ancak bu koşulun gerçekleşmesiyle, AİHM’nin, Türkiye'de anayasa şikayeti yolunu, etkili bir iç hukuk yolu olarak görmesi ve kendisine başvurulmadan önce tüketilmesi gereken yollar arasında sayması olanaklıdır. Aksi halde, yani AİHM’nin Türkiye'de anayasa şikayeti yolunu etkili bir iç hukuk yolu olarak görmemesi ve bu nedenle, anayasa şikayetinden beklenen sonuca ulaşılamaması durumuyla karşılaşılır. Bireysel başvuruları inceleme yetkisinin tanınmasıyla birlikte Anayasa Mahkemesi, ya AİHM’nin yorum yöntemini benimseyecek ve bireysel başvuru yolunu başarılı kılacaktı ya da hak ve özgürlükleri dar yorumuyla, hatta Askeri Anayasanın yarattığı devleti önceleyen, bireyi devlete karşı değil, devleti bireye karşı koruma refleksiyle, anayasa şikayetini Türkiye'de etkili bir iç hukuk yolu olmaktan çıkaracaktı.Anayasa Mahkemesi, sokağa çıkma yasağına ilişkin yapılan başvurular üzerine verdiği kararlarla, ülkenin yakıcı sorunları karşısında, bariz hak ihlallerinin giderilmesi konusunda inisiyatif alamayacağını itiraf ederek, kenara çekildi ve kararı yine, AİHM’ye bıraktı. Anayasa Mahkemesi kararlarıyla, sokağa çıkma yasağı nedeniyle hak kaybına uğrayanlar için, kendisine başvurmadan, doğrudan AİHM’ye gidişin yolunu açmış oldu. Hak ihlaline uğrayan bireyler için de, iç hukuk kapsamında giderilemeyen hak ihlalleri için tekrar AİHM yolu göründü.”

Öyleyse ne diyeceğiz? Bir ‘demokratik reform’ paketinin daha yaldızı düştü, içi boş çıktı.

EZGİ BAŞARAN / RADİKAL