'Ankara’nın Yüksekovalıların iradesine saygı duyması gerekiyor'

Yüksekova Haber'e konuşan yazar İbrahim Genç, Yüksekova'da yapılması planlanan TOKİ konutlarına ilişkin, "Ankara’nın Yüksekovalıların iradesine saygı duyması gerekiyor, halk TOKİ evlerini istemiyor" dedi.

YÜKSEKOVA HABER

YÜKSEKOVA - Yüksekova Haber yazarı İbrahim Genç, geçtiğimiz gün Yüksekova'ya gelerek birtakım incelemelerde bulundu. İlçede yıkımın fazla olduğu mahalleleri gezen Genç, vatandaşların sıkıntılarını dinledi. Yüksekova'daki izlenimlerini ve Türkiye'nin gündemini Yüksekova Haber'den Necip Çapraz ve Bilal Tinar'a aktaran Genç, ilçede yapılması planlanan TOKİ evlerine karşı başlatılan imza kampanyasını hatırlatarak, hükümetin Yüksekova halkının iradesine saygı duyması gerektiğini vurguladı.

Yazar İbrahim Genç'in sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

-Yüksekova’yı seven bir yazar olduğunuzu biliyoruz. Bugün de Yüksekova halkıyla dayanışmak için buralara kadar geldiniz. Hoş geldiniz. Peki Yüksekova’yı sizin için özel kılan nedenler nelerdir?

Doğrudur, Yüksekova ile aramızda her zaman özel bir duygu vardı. Bu vesileyle Yüksekovalılara en kalbi selamlarımı gönderiyorum. Bilindiği gibi şehirler de insanlara benzer. Dolayısıyla her şehrin bir kimliği vardır. Yüksekova da Nehil Sazlığında kuşların sesleriyle, Sat dağlarında berrak gölleriyle, dağ yamaçlarında ters laleleriyle harika bir doğaya sahip. Aynı şekilde özgün toplumsal kodlarıyla Yüksekova, Kürt halkının en saf halini temsil ediyor. Bunlar bir yana, Yüksekova yıllardır büyük direnişlerin merkezi oldu. Öyle ki jeo-stratejik  konumu itibariyle İran ve Irak’taki Kürtlere de her zaman kucak açtılar. Mela Mustafa Barzani’nin mücadelesinde Yüksekova önemli destek sağladı. Dolayısıyla bunca acıya rağmen sabırla ve dirençle ayakta kalan bu şehrin her Kürt için mutlaka bir anlamı olacaktır. Yine Yüksekova’nın iki ülkeye sınırı olduğu söylenir. Buna katılmıyorum. Yüksekova o kadar özgün bir kent ki bence üç ülkeye sınırı var. Gel de Yüksekova'ya hayran olma…

i-1-20160901104139.jpg-Birkaç gündür Yüksekova’yı geziyorsunuz. Hayal ettiğiniz ve düşündüğünüz Yüksekova’yı görebildiniz mi?

Yüksekova’ya geleceğimi söylediğimde aldığım ilk tepki “Yıkıldıktan sonra mı?” şeklinde oldu. Bu söz beni çok yaraladı. Çünkü bu, bulmayı umduklarımın kaybının acı dolu bir sitemiydi. Oysa ben Yüksekova’yı uzayıp giden rengarenk halaylarıyla tanımıştım. Ama o halayların çekildiği birçok mahalle ve sokak artık yoktu. Evlerin yerinde enkazlar yükseliyordu şimdi. Çocuk cıvıltılarının yankılandığı yerlerde yıkıntılardan birkaç kilo demir çıkarmaya çalışan çocuklar vardı artık. Evlerinin enkazına gelip ağlayan anneler görüyordum. Yarının belirsizliği içinde endişeliydi insanlar… Tabii güçlü olduklarını da fark ettim. Sanırım tek teselli de bu oldu.

-Gözlemlerinizden hareketle, Yüksekova’da ne tür sorunlar tespit ettiniz? Tespit ettiğiniz sorunlarla ilgili ne tür çözümler üretilebilir?

Yüksekova’da bugün en önemli sorun savaş ve yıkımdan dolayı mağdur edilen insanlardır. Birkaç ay sonra Yüksekova’da artık kış şartları başlayacak. Ama birçok mahallede evler oturulamayacak düzeyde. Haritadan bakıldığında Yüksekova’nın tamamının riskli alan ilan edildiği görülüyor. Amiyane tabirle kentin tamamı yıkılacak. Tabii ne belediye ne de halk tam anlamıyla bilgilendirilmediği için bir belirsizlik var. Özellikle yerel yönetimi ilgilendiren işlerin belediye bypass edilerek valilik ve kaymakamlık üzerinden yapılması tam bir siyasi skandaldır. Gayri hukukidir. Ankara’nın Yüksekovalıların iradesine saygı duyması gerekiyor. Sanırım yakın zamanda Yüksekovalıların TOKİ evlerine yerleştirilmesi tartışmaları da alevlenecek. Başlatılan imza kampanyasına bakılırsa halk TOKİ evlerini istemiyor. Bu konuda da halka, STK’lara, yerel yönetime sorulmadan Ankara bir karar almamalı. Gerçekten Yüksekovalıların geniş aile kültürlerine, doğayla iç içe yaşama pratiklerine bakılırsa Yüksekovalıları bir apartman dairesine tıkmak doğru olmaz. Bu konuların ötesinde Yüksekova’nın ihtiyaç duyduğu en önemli şeyler barış, huzur ve güvenliktir. Bugün kentin cadde ve sokaklarında fazlasıyla zırhlı araç var. Uzun namlulu silahlarla polislerin kentin içindeki fazlalığı normalleşmeyi engelliyor. Bir mahallede çatışma çıktığında şehrin tamamında sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor. Bizzat geldiğim gün şahit oldum. Bu bir cezalandırmadır, olmaz böyle.

Tabii bu sorunlar biraz da çözüm ve barış ortamının olmamasından kaynaklanıyor. Özellikle Kürt sorununun çözümünde önemli bir aşama kaydedildi. Fakat her şey birden tepetaklak oldu.

2013 Newroz’unda Öcalan’ın çağrısı ve devletin de buna cevap vermesiyle toplumda barış umudu yeşerdi. Çünkü bu süreçte kan akmadı. Asker, polis, gerilla, korucu, sivil ölmedi. Böylece sivilleşme ön plana çıktıkça fikirler konuşmaya başladı, siyaset devreye girdi. Kürt kentlerinin yeniden canlanması, yatırımın geliştirilmesi, ticaretin yaygınlaştırılması gündemdeydi. Dolayısıyla anlaşılmıştı ki taraflar istediğinde görüşebiliyorlar, konuşabiliyorlar. Çözüm ve barış ortamı sayesinde Kürt siyasal hareketi de gücüne güç kattı. 7 Haziran seçimlerinde 80 milletvekili çıkardı. Tabii Kürtlere kazandıran bu süreçte AKP kaybetti. Tek başına iktidar olamadı. Suriye krizi ve Rojava da AKP’yi zorlayınca bu noktaya gelindi. Dolayısıyla AKP kendisine kaybettirecek bir barışa rıza gösteremedi. 2023, 2073 hayallerine toplumu inandırarak varlığını ebedileştirmenin derdinde. Analar ağlamasın deyip çözüm için baldıran zehrini içtiklerini söyleyenlerin çok değerli bir süreci kolayca bitirmemesi gerekirdi.

-Kürt sorununun çözümü gerçekten karmaşık ve zor mu?

Kürt sorunu başlangıcında bir varlık – yokluk mücadelesiydi. Çünkü Kürtlere karşı çok şiddetli bir inkar ve imha siyaseti vardı. Bu dönemde uluslararası kamuoyu Kürtleri tanımadığı gibi uluslar arası güçler de bölgesel devletlerle olan ilişkilerinden dolayı Kürtleri görmemezlikten geldiler. Böyle bir süreçte Apê Musa’nın deyişiyle direnmek kalırdı Kürt’e. Bu imha döneminde “Kürtler vardır.” diyebilmek bile çözümün önünü açıyordu. Kürtçe konuşabilmek, Kürtçe müzik dinleyebilmek. Ama devlet çözüme yaklaşmadıkça komplikasyonlar çoğaldı. Her şeyden önemlisi Kürtler günbegün uluslaşıyor. Bugün bana göre ne devlet ne de Kürt siyasi hareketi Kürtlerin uluslaşma hızına yetişemiyor. Dolayısıyla Kürtler artık dünyaya “Biz de bir ulusuz, biz de varız. Eşit olmak istiyoruz.” diyorlar. Bunun için yeni bir devlet ve sınır da dayatmıyorlar. Bunun yerine 20. Yüzyılın ulus-devlet eleştirisini yapıp yeni bir model sunuyorlar. Demokratik özerklik, radikal demokrasi ve daha birçok kavram üretiyorlar. Tabii buna karşı AKP’nin meseleyi teorik bazda ele alabilecek bir kapasitede olmadığını düşünüyorum. Bu sebeple de Kürtlerin anadilde eğitimi, otonomisi, anayasal güvence gibi konulara sağlıklı yaklaşamıyor. Ülke sınırları içinde çözüm taleplerine cevap verilmezse Kürtler açısından çıtanın yükselebileceği de gözden kaçırılmamalıdır. Burada bir diğer handikap da Rojava’dadır. Aslında meseleyi kördüğüm yapan da Rojava Kürtlerinin elde ettiği kazanımlardır. Sanırım AKP, Rojava’yı kabullendiği gün Türkiye’de de güzel şeyler olabilir. Bunlar bir yana, bir Kürt atasözünde geçtiği gibi çobanın gönlü olsa tekeden bile süt sağar. Ama nerde o niyet…

i-2-20160901104139.jpg-Kürt sorununun çözümü ve halkların barışı konusunda kamuoyunda bir beklenti var. Bu beklentiye cevap verilecek mi?

Nasıl beklenti olmasın ki! Daha yeni İnsan Hakları Derneği, çatışmalı sürece bağlı olarak sadece bi yılda bin 552 kişinin yaşamını yitirdiğini rapor etti. Bunun yanında binlerce tutuklama… Cizre, Sur, Yüksekova, Nusaybin, Şırnak ve daha birçok yerde ayları bulan sokağa çıkma yasakları. İnsanlık onurunu ayaklar altına alan, vicdanını yaralayan görüntüler yaşandı. AKP, 90’lı yıllara dönülmeyeceğini deklare ediyordu ama son bir yılda yaşananlar unutulacak gibi değil. Bütün bu acılara ve yıkıma rağmen Kürtlerin barış talepleri işitiliyor. Ama AKP hâlâ ezeriz geçeriz havasında. Tek devlet, tek millet sloganlarına bu süreçte bir de tek vatan sloganını eklediler. Nereyi vatan yapıyorsunuz? Kürtlerin üzerinde yaşadığı, toprağı olan yerleri güya tekrar vatan yapıyorlar. Bunlar çok tehlikeli ifadeler. AKP cevap verir mi bilinmez ama Kürt siyasi hareketi onlarca defa çözüm ve barış çağrısı yaptı. 2016 Newroz’unda tüm Kürt bileşenlerinin ortak çağrısı da çözüm, barış ve diyalog değil miydi? Beğenirsiniz beğenmezsiniz ama biri barış elini uzatılıyorsa tutacaksın kardeşim. İnsanlarımız ölüyor, kabadayılığın sırası değil. Bakın yakın zamanda da KCK yayınladığı deklarasyonla, HDP MYK’sı yayınladığı yazılı açıklamayla çözüm ve barış iradesine vurgu yaptı. Tabii AKP bunları görmek yerine Cerablus’a operasyon başlattı. Bu da gösteriyor ki Rojava’daki Kürt fobisi sürdükçe yurtiçinde de AKP barış taleplerine cevap vermeyecektir.

-Kürt siyasi hareketi bütün bileşenleriyle dün Diyarbakır’da düzenlediği basın açıklamasıyla bir deklarasyon yayınladı. Bunu değerlendirebilir misiniz?

Kürt siyasi hareketi çözüm ve barış için yeni bir sürecin başlaması için şafağı zorluyor. Tabii aydınlığa en yakın zaman diliminin karanlığın en koyu anı olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla her türlü olasılığa gebe bir sonbaharla karşı karşıyayız. Ama Kürtler barışı zorluyor. Dün tüm Kürt bileşenlerinin ortak deklarasyonu da esasında bir çözüm ve barış çağrısıdır. Deklarasyonunun ana ekseni Öcalan’a yönelik uygulanan tecrit olsa da çerçevesini çatışmalı sürecin sonlanıp barışın tesis edilmesi oluşturuyor. Çünkü AKP veya devlet sonuçta Öcalan ile süreci yürütüyordu. Bugün de tıkanmayı aşabilecek tek kişinin Öcalan olduğu görülüyor. Çünkü bu çetin süreçte her iki taraf da yıprandı. Şimdi 5 Eylül itibariyle 50 siyasetçi Öcalan’ın üzerindeki tecridin son bulması için açlık grevine başlayacak. Bence bu tarih çok önemli. Çünkü Kürtler için en büyük  açlık grevleri hep eylül ayına denk gelir. Çünkü cezaevlerinde yüzlerce tutsak Öcalan’ın sağlık durumu için ölüm orucuna 12 Eylül 2012’de başlamıştı. Yine bu dönemde BDP’nin kapatılması, BDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılması gündemdeydi. Ama bütün bunlara rağmen zorlu bir sürecin ardından çözüm süreci başladı. Diğer bir nokta da Kürt siyasi hareketi bir genel tutum belirliyor. Bu anlamda Aralık 2015’te yine Kürt siyasi hareketinin tüm bileşenleriyle yayınladığı demokratik özerklik deklarasyonu akla geliyor. Dolayısıyla Kürtler artık ne istediklerini, neyi amaçladıklarını dünya kamuoyuna şeffaf bir şekilde sunmak istiyorlar. Bundan sonrası artık AKP’nin bunu görüp görmemesine bağlıdır.

-Türkiye’de bunca belirsizlik ve sorunların çözümsüzlüğünün yanında 15 Temmuz’da bir darbe girişimi yaşandı. Bunu nasıl okumalıyız?

Çelişkilerin olduğu yerde çözümsüzlük her zaman birbirine karşıt odakları büyütür. Bu odaklar eliyle toplum da kutuplaştırılır. Bunun bir sonraki aşaması kutuplaştırılmış toplumun keskinleştirilmesidir. Türkiye de kurulduğu andan itibaren İslam ve Kürt çelişkisini yaşadı. Buna karşı Kürtler ve İslamcılar yıllarca devlet sistemi içinde kendilerine yer aradılar. Kürtlerin de desteğiyle AKP iktidar oldu. Avrupa Birliği sürecinden dolayı 90’lı yıllarda başlayan ilerlemeler AKP ile hız kazandı. Ama AKP çıkardığı Milli Görüş gömleği yerine Gülen cemaati gömleğini giydi. Devletin tüm kademeleri cemaate peşkeş çekildi. Cemaat ve AKP gayet uyumlu bir görüntü veriyorlardı. Ama Kürt sorunu konusunda anlaşmadıkları ortadaydı. Dolayısıyla Kürt sorunu ya çözülecekti ya da devlet içi hesaplaşma başlayacaktı. Öcalan da bu sebeple 2014 yılında devlet içi darbe mekaniğinden bahsediyordu. İşte bu yüzden de Türkiye’nin en büyük sorunu olan Kürt sorununu çözmemek devlet içi hesaplaşmaya dönüştü. Tabii AKP bundan hiçbir zaman ders çıkarmadı. Çünkü AKP, Fetöcü deyip devlet içi büyük tasfiyeler yapıyor  ama bu sefer devlet içinde yeni bir kadrolaşma oluşturuyor. Yani yarın öbür gün yeni bir odağın büyüyüp siyasi iradeye darbe gerçekleştirmeyeceğinin garantisi yok. Tabii darbeye karşı duralım, sivil iradeyi savunalım ama önce AKP’nin demokrasi sınavını geçmesi lazım.

-Kısa ve öz sormak gerekirse Ortadoğu’da bugün neler oluyor?

Eğer yeterli olacaksa şunu söyleyebilirim ki bugün Ortadoğu’da yüz yıl önce kesilen yanlış hesabın tekrar revize edildiği görülüyor.

-Peki Ortadoğu cehenneminde Kürtler nerede duruyor?

Kürtler bugün dört ülke sınırları arasında yaşasalar da yekparça bir coğrafyaya sahip bir Ortadoğu halkıdır. Şimdi Kasri Şirin ile ikiye bölünmüş Kürt coğrafyasının yakın gelecekte parçalanmış bir bölümünde aksiyon var şimdilik. Bunun sonucunda da Kürtlere karşı yapılan uluslar arası ve bölgesel anlaşmalar bozuluyor, ittifaklar çatırdıyor. Bunun sebebi de artık ötelenemeyen Kürt uluslaşmasıdır. Buna karşın on yıllarca Batı’nın ittifak içinde olduğu siyasal İslamcılar da miatlarını doldurdular. Bunu Suriye krizinde de görüyoruz. Ilımlı muhalif, ılımlı İslam dedikleri cihadist gruplardan hiçbir istikrar bulamadılar. Dolayısıyla Kürtler temel bir iç dinamik olarak artık görünmeye başladılar. Şimdi Ortadoğu’da uluslar arası güçler ve bölgesel devletler bir karar vermek zorundalar. Bugün dört ülkeyi yakından ilgilendiren Kürt sorununun sancıları yaşanıyor. Kürtler de bu süreçte rollerini doğru oynamaya çalışıyor. Bu sebeple de Kürtler askeri olarak sağladıkları başarıya paralel olarak Ortadoğu’ya yeni idari bir sistem projesi sunuyorlar. Suriye’de bunu yaptılar. Suriye krizinde tüm taraflar Esad’a kafaya takıp birbirini bitirme amacının ötesine geçemezken Kürtler üçüncü çizgi dedikleri bir proje hattına çekildiler. Bununla da meselenin birbirini yok etmekle çözülemeyeceğini, bunun yerine bir arada yaşamı mümkün kılacak yeniden bir başlangıç olduğunu gösterdiler.

-Rojava Kürtlerinin istikrarlı bir şekilde ilerledikleri görülüyor. Şu an tüm mesele Kobanê ile Efrin kantonlarının birleşip birleşmeyeceğidir. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bugün Suriye krizinde düğüm noktası Cerablus, Minbiç, Azez, Bab, Mare gibi kentleri içine alan Şehba bölgesidir. Kürtler açısından federasyonunun resmi olarak çalışabilmesi için Kobanê ile Efrin birleşmek zorunda. Farklı ulusların bir arada yaşadığı Minbiç ile Girêspî kentlerinin alınmasıyla federasyonunun mümkün olduğu da test edildi. Aynı zamanda Suriye krizinin çözülmesi ve Suriye’nin geleceği açısından Kürtlerin bu çalışmaları uluslar arası kamuoyuna da güven veriyordu. ABD açısından da IŞİD tehlikesinin bertaraf edilmesi ve Ortadoğu’da varlık göstermesi için Kürtler güvenilir bir unsur haline geldiler. Ama bu durum ABD’nin altmış yıllık müttefiki Türkiye’yi rahatsız ediyordu. AKP kurmayları açıkça Rojava’da Kürt oluşumuna müsaade etmeyeceklerini söylüyorlar. Zaten bu amaçla Cerablus’a Özgür Suriye Ordusu ile birlikte girdiler. ÖSO ki komutanlarının her fırsatta Rojava’da PYD’den hesap soracaklarını ifade ettiği bir oluşum. Cerablus’un güneyinde birkaç gün süren çatışmalardan sonra ABD’nin de araya girmesiyle bir ateşkesin sağlandığı ifade ediliyor. Anlaşmaya göre Türkiye’nin tampon bölge, Kürtlerin de kantonların birleşmesi taleplerine yeşil ışık yakıldığı iddia ediliyor.

i-3-481.jpg-Türkiye ile ÖSO’nun Cerablus hamlesi ile ABD’nin Kürtleri sattığı yönünde tartışmalar da yaşandı. Dolayısıyla Cerablus operasyonunun kodlarını nasıl deşifre edebiliriz?

Hayır, ABD kolay kolay Rojava Kürtlerini satamaz. İki nedenden dolayı bunu söylüyorum. Birincisi, reel politiktir. Çünkü Kürtler bu bölgenin artık aktörleşmeye başlayan temel iç dinamiğidir. Şimdi Rusya ve İran burada Esad üzerinden varlık gösteriyor. Diğer cenahta ise doğru denklem ABD-Türkiye-Kürtlerdir ama Türkiye Kürt fobisinden kurtulamıyor. Dolayısıyla ABD, bölgede Kürtler üzerinden meşru varlık gösterebilir. İkincisi, duygusaldır. Kürtlerin tüm dünyada tanınmasını sağlayan gelişme Kobanê direnişidir. Çünkü barbar tecavüz ordusu IŞİD’e karşı Kürtlerin verdiği destansı mücadeleye herkes saygı durmak zorunda kaldı. Dolayısıyla Rojava Kürtleri artık insanlığın vicdanıdır. Uluslar arası kamuoyu kolay kolay bunu unutmaz.

-Tam da bu noktadan hareketle Cerablus operasyonunu okumak gerekirse?

YPG’nin omurgasını oluşturduğu Demokratik Suriye Güçleri’nin Minbiç’i almasıyla Türkiye’nin Kürt koridoru paranoyası depreşti anlaşılan. Benim öngörüm Kürtler Türkiye’nin fırtına obüslerinin menziline girmeden Türkiye’nin 30-40 km güneyinden Bab üzerinden Tel Rifat kasabasına ulaşıp kantonları birleştirecekleri yönündeydi. Hâlâ bu kanıdayım. Tabii Cenevre görüşmelerinin yakın zamanda başlayacağı söz konusuyken AKP de son kartlarını oynamak istiyor. Artık sahada ÖSO’nun tek başına işe yaramaz bir durumda olduğunu bildiği için bizzat operasyona TSK dahil edildi. Şunu kabul etmek lazım ki Türkiye eninde sonunda Rojava’ya müdahale edecekti. ABD bu konuda müttefiki Türkiye’yi daha fazla durduramadı. Bu sebeple de Cerablus operasyonuna desteğini açıkladı. Tabii bu destek açık bir çek değildi. Bilakis ABD bu hareketle Türkiye’yi sınırlandırdı. Bunun sonucunda da Türkiye de kantonların birleşmesine razı olacaktır. Bakın Haseke’de de bölgesel güçlerin ittifakıyla Esad güçleri Kürtlere’e saldırdı. Ama bu saldırı Kürtlerin Haseke’yi tamamen kontrol altına almasıyla sonuçlandı. Bu sürecin Kürtlerin önüne yeni fırsatlar çıkaracağını düşünüyorum. Bekleyip görelim.

-Sorularımıza verdiğiniz cevaplardan dolayı Yüksekova Haber olarak teşekkür ediyoruz. Son olarak nasıl bir mesaj vermek istersiniz?

Bu dünyada birbirimizi ezerek, sömürerek, öldürerek bir yere varamayacağımız ortadayken özellikle Yüksekova’dan demokrasi, özgürlük, adalet ve barış çağrısında bulunmak istiyorum. Bu ülkede farklılıklarımızla bir arada yaşamak mümkün. Öyle güzellikler var ki ancak paylaşılırsa anlam bulacaktır. Şimdi bize düşen de karanlığın bu koyu anında şafağı zorlamaktır. Umudumuzu koruyalım.