Alo? Türkiye'den haber var mı?

Yavuz Baydar P24'te "Alo? Türkiye'den haber var mı?" başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Hatırlayacaksınız - unutmak ne mümkün! - bu ülkenin üstelik akademisyen ünvanını da taşıyan başbakanı, geçen Kasım ayında CNN'e verdiği mülakatta, basın özgürlüğünün kırmızı çizgisi olduğundan bahsetmişti.
 
Neredeyse, “söz söyleme hakkında Çanakkale geçilmez” der gibiydi.
 
Şöyle demişti Davutoğlu o mülakatta:
 
"1990’larda bir akademisyenken köşe yazarlığı yapıyordum. Basın özgürlüğü ve entelektüel özgürlük benim için kırmızı çizgidir. Eğer bir gazeteciye, köşe yazarına ya da entelektüele bir saldırı olursa onları ben savunurum. Buna garanti veriyorum."
 
O zamanlar, galiba 1996 veya 1997 yılıydı, dönemin rejimi tarafından marjinal bulunan gazetesinde yazılar yazarken ve henüz geniş kitleler tarafından tanınmazken onu ilk kez televizyona, üstelik devletin sıkı sıkıya kontrolü altında tuttuğu TRT'ye, ilk kez özel mülakatta çıkaran bendim.
 
Bunu kendisi de iyi bilir ve zamanında teşekkür etmiştir.
 
Çıkarılmasına karşı çıkan yönetime karşı canla başla mücadele vermiş, "bu kanal herkesin ifade özgürlüğüne saygı gösterdikçe saygınlık kazanır, bırakın onun fikirlerini de izleyiciler dinlesin" ısrarlarım karşısında istemeye istemeye ikna olmuş, izin vermişlerdi.
 
Dünya siyasetine onun perspektifini veren ilginç bir mülakat olmuştu.
 
Köprünün altından ne sular geçti, neler.
 
Şaka gibi.
 
Başbakan bu pek sevdiği ifadeyi kullandıkça, gazetecilerin ve akademisyenlerin en doğal, en anayasal hakkı olan ifade hakkının, sözü yayma özgürlüğünün üzerine her gün yeni kırmızı çizgiler, daha doğrusu çarpılar ekleniyor.
 
Bir argümanı daha vardı Davutoğlu'nun. Medya özgürlüğü konusunda eleştiri geldikçe, "bakın ama" diyordu. "Hükümetimize en sert lafları edenler köşe yazmaya devam ediyor."
 
İçerde ve dışarda bunu duyanların bir kısmı 'ama haksız da değil galiba" diyor, ama bu meselenin özünü iyi bilenler, gülüp duruyorduk.
 
Davutoğlu, medya özgürlüğünü ya ifade özgürlüğü ile karıştırıp bir bulamaç haline getiriyor, bu özgürlüğün tek kriterinin köşe yazarlarının sadece kanaat ifade etmekten ibaret olan faaliyetleri olduğuna inanmamızı istiyor, ya da gerçekten öyle sanıyordu.
 
Tabii ki, esas olan, medya denen Dördüncü Kuvvet'in ana omurgası olan "haber verme özgürlüğü" yani bizatihi haberlerin kendisiydi.
 
Kendisi daha dışişleri bakanı bile olmadan, AKP liderinin arzusu doğrultusunda, önce bu omurga, yani her gazetenin her haber kanalının ana unsuru olan haberler budanmaya, kırpılmaya, çarpıtılmaya, eksiltilmeye, karartılmaya başlanmıştı ve son iki yıldır da tam bir pervasızlıkla yayın yasaklarıyla tam bir sansür rejimi uygulanıyor.
 
Bir havuz medyası oluşturulup hükümetin emrine amade kılındı, dışında kalan "açgözlü patron medyası" Gezi ile birlikte tam hizaya getirildi, el öptürüldü ve kurumları içinde başsansürcüler olarak çalışan bir "uşak editör" kastı oluşturuldu. Direnenler atıldı. Haber merkezleri ve yazı işleri AKP ve yüce liderinin uzaktan kumandasına bağlandığı ölçüde gerçeklerin haberleştirilip haber olarak halka sunulması bir musluktan damlayan damlaların giderek azalması gibi yok oldu gitti.
 
TRT ve özel TV kanalları bir bir fethedildi, esir edildi, rehin alındı, tehditle sindirildi, iktidara muhtaç kılındı. Direnenler baskın yedi, kapatıldı, veya en son görüldüğü gibi, dijital platformlardan, uydudan, akla hayale gelmedik hukuksuzluklarla çıkartılıp hiçleştirildi.
 
Kala kala iki, bilemediniz üç kanal kaldı. Onların da akıbeti aşağı yukarı belli. Kurbanlık koyunlar gibi bekliyorlar.
 
Gazetelerin tek tek ele geçir(t)ilip yazı işlerinin biat kriterlerine göre formatlanmasıyla, kala kala üç, bilemediniz dört cesur, bağımsız gazete kaldı.
 
Bizler işimiz gereği Türkiye'de aslında neler olup bittiğini, fazladan mesai harcayarak anlayabiliyoruz.
 
Ama, şunu açıkça bilin ki, 2016 Mart ayı itibarıyla, toplumun ülkede ve etrafında 'gerçekten' ne olup bittiği ile ilgili bağlantıları artık kopmak üzeredir.
 
Gerçekle halk arasına, en iyi deyişle, bir buzlu cam indirilmiştir.
 
Bu da geçicidir, yakında kalın bir perde çekilecek, ona da ses çıkmazsa, kalın, ses geçirmez bir duvar örülecektir.
 
Medya özgürlüğü, ifade özgürlüğü denen nehir yatağında akar ve onun bir koludur. Medyanın asli işlevi "haber"dir, kanaat veya köşe yazıları, veya ekranda yorum, onun devamıdır; haberin doğruluğu ve güvenilirliğine bağlıdır.
 
Dolayısıyla, Davutoğlu medya özgürlüğünü muhalif köşe yazarı sayısıyla ölçmemizi isterken ya bilmeden veya bilerek dinleyenleri yanıltmaya çalışıyordu.
 
Bu saatten sonra kırmızı çizgilerin bir anlamı olmadığını da herhalde bilmiyordu.
 
Ama onun bu yarım yamalak savunma çabaları da şimdi tamamen tahrip olmuş durumda.
 
Gerçek habercilik sansürle, havuz ve havuç medyasını saran yalancılık ve devlet propagandası bültenler altında imha edilirken, sıra şimdi çıta yükseltmeye ve eleştiri içeren köşeleri de topluca lağvetmeye geldi.
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen gün iktidarın yeni hedefini net olarak ortaya koydu:
 
"Efendim, köşe yazarıymış, düşüncesini belirtiyormuş, ne olursan ol, beni bağlamaz."
 
Yani nedir?
 
Haber vermek, eğer gerçekleri anlatıyorsa, hayır yasak, ama yetmez, içinde itiraz kırıntısı dahi içerse, köşe yazısı yazdın mı, seninle sorunumuz var, akıllı olacaksın.
 
Budur.
 
(Ayrı konu diyeceksiniz ama, henüz Istanbul Belediye Başkanı iken Erdoğan'ın 16 Mayıs 1998'de Trabzon'da sarfettiği şu sözleri de hatırlatayım: "Dün şiir yazanlar, bugün ise okuyanlar mahkûm oluyor. Korkarım ki yarın da dinleyenler mahkûm olacak!")
 
"Efendim, ama o sadece terörle, milli birlik ve bütünlüğü tehdit eden, ülkemiz üzerindeki tarihi emelleri besleyen köşelerle ve onun yazarları ile ilgili" diyebilirsiniz.
 
Bence demeyin.
 
Bugün bunları hedefleyen cebri tasarruflar, yarın öbürgün diğer köşe yazılarına silleye emsal teşkil edecektir.
 
Bir farkla.
 
Bugün hazzetmedikleri bazı köşe yazarlarının tasfiyesine ve susturulmasına sessiz kalan miliyetçi, muhafazakâr kesim, kendileri aynı muameleye maruz kaldığında, kendisini savunacak hiç kimsenin etrafta kalmadığını görecektir.
 
Farkındalar veya değiller.
 
Umurlarında veya değil.
 
Tekrarlayayım:
 
Medya parça parça bitiriliyor.
 
Bitene kadar.
 
Hep yazdım.
 
Bu amansız saldırı, bırakın tekrar eski düzene dönme imkânı bırakmayı,  hiç bir yerde yavaşlayıp durmayacak; sonuna kadar gidecek.
 
Tek bir yarı-bağımsız bir haber kaynağı dahi kalmayıncaya kadar sürecek bu.
 
Koza ve Zaman grubu gitti.
 
Hürriyet iki gece üst üste "dövüldü".
 
Cihan Haber Ajansı çökertildi.
 
Yetmedi.
 
Cumhuriyet gazetesi üzerindeki baskı-nefret kampanyasıyla katlandı.
 
Gazete, önceki gün okurlarına ve dünyaya başyazıyla "bize el konacak" uyarısında bulundu:
 
"Gazetemizin tarihinde sık karşılaştığımız türde karalama kampanyaları, el koyma planları, saldırı, suikast kışkırtmaları var."

Özgür Gündem gazetesi hakkında, "örgüt propagandası" gerekçesi ile soruşturma başlatıldı, gazete toplatıldı, hemen ardından gazete çalışanlarının sarı basın kartları iptal edildi.

Ardından, Doğan Medya Grubu'nun sahibi hakkında "organize suç" kapsamında yüksek hapis ceazsı öngören bir iddianame hazırlandığı haberleri geldi.

Bunları sevin veya sevmeyin.

Hepsi ülkemizin çoklu dokusunun renklerini yansıtan, habercilik rekabeti içinde varlık sürdüren, sektörü çeşitlendiren kuruluşlar, haber kaynakları.

Sonuna kadar gidecekler.

Ortada ne gerçeği yansıtan haber kalacak, ne de özgür yorum alanı.

Kıpkırmızı çizgilerle çarpı konacak medya özgürlüğünün üzerine.

O zaman soracağız hep birlikte:

Alo? Türkiye'den "haber" var mı?

Ses geliyor mu?

Alo?

Alo?
...

Yavuz Baydar / P24