Akademisyen Mungan, Fincancı’nın kaldığı hücreyi anlattı

Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın içinde bulunduğu koşulları, kısa süre önce aynı cezaevinde benzer bir hücrede tutuklu kalan Yrd. Doç. Dr. Esra Mungan anlattı.

Mungan ‘Barış için Akademisyenler Bildirisi’ne imza attığı için tutuklanarak Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’ne gönderilmiş, daha sonraserbest bırakılmıştı.

Avukatı Meriç Eyüpoğlu dün Fincancı’nın kaldığı koğuşu ve şartları şöyle anlatmıştı.: “Çok sıcak, inşaat molozlarının olduğu, ranza dışında masa sandalyenin dahi bulunmadığı bir oda. Koğuşlarda akşam 8’e kadar havalandırma kapıları açık olduğu halde, Fincancı günde bir saat ve tek başına havalandırmaya çıkacak.”

Odalar kirli, havalandırma yok

Mungan kendisinin de benzer bir süreç yaşadığını ifade ederek şunları söyledi: “Ben ilk tecride alındığımda ağırlaştırılmış müebbet hükmü alanların tutulduğu zemin katındaki hücrelerden birine konmuştum. Muhtemelen yükselttiğimiz itirazlar nedeniyle, beni daha beter olan üst kattaki ceza hücrelerinden birine aktardılar. Ama sesin büsbütün yükselmesine neden oldu, nihayetinde geri adım atmak zorunda kaldılar. Şimdi de bizler Şebnem Hoca için nöbete geleceğiz ve eminim ki çok kalabalık olacağız.”

Mungan tecrit altında tutulduğu hücreyi ise şöyle anlattı: “Bu hücreler üst katta yer alıyor, dolayısıyla havalandırma alanıyla hemzemin değil. Normalde o hücreler bir disiplin suçu nedeniyle ceza almış kişilerin ceza süreleri boyunca tutulduğu yerler. Bu odalar kirli, çünkü hep geçici kalınan yerler. Yemekler seri katilmişsiniz gibi kapı açılarak değil, mazgaldan veriliyor ve havalandırma hakkı yok. Cezaevi içinde hiçbir disiplin sicili olmayan tutuklu birini böyle bir yere koyduklarında kendi mevzuatlarını ihlal ediyorlar.”

‘Karşı inat’a çağrı

Fincancı’nın tutuklanmasının sindirme ve korkutma amaçlı olduğunu söyleyen Mungan şöyle devam etti: “Artan baskı politikaların nasıl bir sonuç doğurabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Şu an tek bildiğim şey, buna karşı herkesin ama herkesin güçlü itirazını yükseltmesi gerektiğidir. Bu ‘karşı inat’ olarak adlandıracağım eylemler beni bu ülkenin geleceği açısından bir nebze umutlu kılıyor. Yoksa Türkiye’deki tüm diğer alternatif seslerinin tümüyle yok edileceği, fiilen artık sadece tek bir sesin tahakkümü altında bir ülkeye döneriz.”